21/8/2009 - SİNEMAYA YÖN VEREN FİLMLER: BLADE
Vampir filmini çizgi roman estetiğinin içine yüksek aksiyon deposuyla yerleştiren yapıt, alt türün bütün kalıplarını yeniden şekillendiren yapısıyla çığır açtı. Yarı insan yarı vampir olan Blade’in (Wesley Snipes) amacı dünyayı safkan vampirlerden temizlemektir. Blade, Dr. Karen Johnson’ı (N’Bushe Wright) ısıran bir vampirle karşılaşınca, onu vurur. Doktoru ise laboratuarına getirir. Amacı bu ısırığı tersine çevirip Karen’ı insan yapmaktır. Ancak bu sırada köşeye sıkıştırdığı Quin (Donal Logue), Blade’i vampirlerin başı Deacon Frost’a şikayet eder. Böylece bir koşuşturmaca start alır. Çizgi roman estetiğini vampir filminin içine sokmak için ‘vampir avcısı’ karakterini merkeze yerleştirip melez yapan yapıt, alt türün tarihinde bu yönüyle çığır açtı. Üstüne üstlük korku sinemasında da bu yapısıyla derin etkiler yarattı 10 yılda. Bu da zaten onun önemini perçinledi. İşte beş maddede yaptıkları... 1-Vampir filmlerine bir bakış ‘Vampir filmi’ alt türünün kaynağına baktığımızda Bram Stoker’in 1897 tarihli gotik romanını görürüz. Zaten 1930’larda Amerikan sinemasında devreye giren ‘frankenstein’ ve ‘mumya’ gibi kavramların tamamının arkasında gotik edebiyat ürünleri vardır. Bu da gotik bir mimariyle sarılı bir coğrafyada, gizem dolu bir katilin evinde geçen bir olay örgüsünü işaret eder aslında. Öyle ki o zamanlar, ‘öteki’ konumuna itilmek pek de normal değildir. Zira ‘vampir filmi’, sinemaya ‘gotik korku’ olarak adım atsa da; zamanla ‘canavar filmi’ adı altında eserler verdikten sonra, korkunun modern dönemiyle birlikte kendi adını aldı. Öyle ki 80’lere kadar yeni denemeler içine sokulup Bram Stoker’in romanından uzaklaştırılamamaları, bu ‘kimliksiz’liği belirledi. Ancak kaynağı yine de o gotik edebiyat eseri olarak kaldı. Onun da 19. yüzyılın sonunda yazıldığını var sayarsak, sanayi devriminin yavaş yavaş dünyaya girdiği bir dönemde geçiyor vampir mitinin serüveni. Aristokrasinin proletarya ile mücadelesinden sıkılıp yavaş yavaş dünya düzeninden çekilmeye başladığı bir sınıfsal düzen hakim. Zaten romanın esas amacı da aristokrasiyi, yani şimdinin burjuvazisini, sosyetesini veya üst sınıfını taşlamak. Buradan da eserin arkasındaki sosyolojik alt metinlere inmemiz mümkün olabiliyor. Kont Dracula, tipik bir aristokrat. Bu sebeple de onlar gibi terkedilmiş ve içinde fazlaca boşluk bulunduran köşkünde yaşıyor bu adam. Geceleri seks ve eğlence için dışarı çıkıyor. Zaten zengin olduğu için de gündüzlerini uyuyayarak geçiriyor aslında. Tabii bunları vampir mitinin içine geçirince de ilginç bir sonuç çıkıyor. Gündüzleri tabutunda uyuyan, geceleri ise ayılan bir motif Dracula. Seks yapmak yerine, insanların kanını içerek yaşam sürüyor. Güneşi görünce ise eriyor. Bunun dışında sarımsak kokusuyla yani onun smokinli, şık ve yakışıklı halini bozacak bir şeyle ölebiliyor. Lafın özü, birincil amacı dış görünüşü. Tabii bir de inançsız olduğu için haç tutulmasıyla veya kalbine kazık çakılmasıyla ölüyor. Tabii bütün bu özelliklerin 19. yüzyıl hikayesi için şekillendirildiği söylenebilir. Zira şu anki materyalizm ile o zamanki arasında derin farklar var artık. Hikayesine geldiğimizde ise karşımıza, şehirde bir villa kiralamak isteyen Dracula karakteri ve onu ziyaret eden emlakçı çıkıyor. Dracula, ziyaretçisini vampire dönüştürdükten sonra şehre gidip, içlerinde daha çok güzel kızların bulunduğu insanları lanetliyor. Tabii Dracula’nın, filmin başından itibaren ölümsüz ve doğaüstü güçlere sahip olduğu da dengeli bir şekilde yansıtılıyor bizlere. İşte vampir miti de tüm bunların toplamında üredi. İlk kısa metrajlı vampir filmi 1913’de çekilse de 1922 tarihli “Nosferatu”, Alman sinemasının fantastikteki hakimiyetini alt tür üzerinden kanıtlayan F.W. Murnau imzalı bir eserdi. 1931’de Dreyer’in “Vampyr”i türü ilginç bir denemeyle temsil etti. 1931’de ise Tod Browning imzalı “Dracula”, ABD’nin ilk alt tür örneği oldu. Bela Lugosi’nin o yıllarda çekilen Universal üretimlerinin tamamında olduğu gibi yine başrolü üstlendiği görüldü. 50’lerde Christopher Lee’nin başrolünde oynadığı Terence Fisher filmi “Blood of Dracula” ile ise alt türün ikinci serisi İngiltere’de Hammer Films altında karşımıza çıktı. 70’lerde slasher filmi ile korku türü ‘gerçek’ olanın peşine takıldığından alt türde Andy Warhol imzalı eşcinsel kitleye hitap eden bağımsız filmler, siyahi istimar filmleri ve parodiler hakimiyet kurdu. 80’lerde ise “Açlık” (“The Hunger”), “Kayıp Çocuklar” (“Lost Boys”), “Karanlık Bastığında” (“Near Dark”) ile aksiyon ve western ile kırma örneklerin içine girdi alt tür. Ancak esas olan, alt kültürün bir temsili olarak aristokratlık durumunun tersine çevrilmesiydi. Böylece sınıfsal düzen yerlebir ediliyordu. Yıllarımız 90’ları gösterdiğinde ise Coppola’nın sadık uyarlaması “Bram Stoker’s Dracula” ile ‘Vampir Günlükleri’ romanındaki ‘Vampir Lestat’ı sinemaya sokan “Vampirle Görüşme” (“Interview with the Vampire”), iki ticari ürün verdi. Ancak her ikisi de 30’ların dünyasını yeniden geri getirdikleri için alt türe herhangi bir yenilik katmıyorlardı. 2-Çizgi roman estetiğiyle vampir filmi 98’de çekilen “Blade” ise Marvel Comics’in 1973 tarihli ‘Dracula’nın Mezarı’ adlı çizgi romanın yan karakteri Blade’in üzerine gidiyordu. Yapıt, alt türün o zamana kadarki bütün motiflerini alıp, yeniden şekillendiriyordu. Aslında aksiyon ve siyahi vampir gibi kavramlar, daha önce vampir filmininin içine girmişti. Ancak buradaki gibi ‘mutant güçlere sahip’ bir vampirin ve çizgi roman estetiğinin dahil olduğu bir zeminde değildi hiçbir zaman. Öyle ki ana karakterimiz ‘Blade’, 1967’de doğan bir anti-kahraman olarak sunuluyor burada. Annesi, bir vampir tarafından ısırılınca yarı vampir-yarı insan şeklinde dünyaya gelen süper kahraman, bir süre sonra Whistler adlı bilim adamı tarafından bulunup vampir avcılığına kazandırılıyor. Aslında vampir avcısı olarak Dracula serisinde arka planda duran ‘Van Helsing’ karakterini biliyoruz. Bu da ilk bakışta, o karakterin merkeze yerleştirildiği melez bir film olarak görülebilir. Öyle ki 70’lerde “Korkusuz Vampir Avcıları” (“Fearless Vampire Killers”) gibi bu konuya mizahi yaklaşımda bulunan eserler de mevcut. Tabii melez bir karakter olması da sinemada ilk kez karşımıza çıkan bir şey. Bu durum için de ‘bir yenilik’ tanımını yapabiliriz. Böylece aslında ‘vampir avcısı’, ‘Dracula’nın yerine geçiyor. Zira buradaki Kont Dracula işlevi gören Udo Kier’in karakteri, filmin ortalarında ölerek güçsüz bir tipleme olarak sunuluyor. Onun yerini ise yine safkan olmayan, sonradan vampir yapıldığı söylenen Deacon Frost (Stephen Dorff) alıyor. Böyle olunca da iki tane sonradan olma vampirin mücadelesine odaklanıyoruz aslında. Bu durum da aslında çizgi romanlarda iki arada bir derede kalan karakterleri akla getiriyor. Zaten filmin mitolojik okumaları da mevcut. Siyahi vampir meselesini ise 1972’de “Blacula”da görmüştük, mitin alt kültüre transfer olan bir örneğinin içinde. Ancak orada tamamen ‘muhafazakar’ bir duruş vardı. Yapıt ise siyahi istismar filmi idi. Blade’e baktığımızda, ana karakter yine bir anti-kahraman. Ancak onu çizgi romanların süper kahramanı gibi izliyoruz. Zira esas vampir ordusundan daha güçlü. Herkes de onu kıskanıyor. ‘Gündüz yürüyen’ adıyla anılması bir tarafa, sarımsaktan rahatsız olmuyor, haç ile sorunu yok. Sadece zaman zaman açlık çekiyor. Onu da serumla durdurabiliyor. Tabii elinde silahın yanında bir de samuray kılıcı taşıması, ona postmodern bir hava da katıyor ister istemez. Vampirlerin ‘eski model’liğinin bir karşılığı olarak eklenen ‘aksesuar’ kontenjanından veya Brian Clemens imzalı kült film “Kaptan Kronos: Vampir Avcısı”ndaki (“Captain Cronos: Vampire Hunter”) karakterden esinlenilmiş olarak okunabilir bu. Bu da zaten filme hafiften ‘B filmi’ dokusu da aşılıyor. Tabii, her şeyin gotik korku veya western üzerinden değil de; paralel kurgunun yoğunluluğuyla aksiyon odaklı ve yüksek tempolu sahnelerle yürüdüğü söylenebilir. Zira burada vampirler birbirlerini kovalıyorlar sürekli. Video klip estetiği hakimken, binalar da yabancılaştırılıyor. Bunun da sebebi aslında kurmaca bir dünya kurulmak istenmesi. Vampirlerin ise ‘geceleri dışarı çıkma’ meselesi, tamamen diskoların üzerine yerleştirilmiş. Tüm bunların yanında vampir mitinin bilim adamı ‘Whistler’ tarafından keşfedilişi de var. Blade’in niye kanla beslendiğini ve nelerden nefret ettiğini bilen bir karakter o. ‘Örümcek Adam’ dizilerinde de karşımıza çıkan bu tipleme, vampir filmiyle uzak bir tür olan ‘bilimsel deney’ alt türüne de atıfta bulunuyor böylece. Elinde serumlarla dolaşan ve kötü olduğu zaman kendini tedavi edebilecek bir sağkola sahip Blade, uzun lafın kısası. Yani bir çizgi roman anti-kahramanı ve bir vampir kırması olmasının yanında; bilim adamlarına muhtaç, yüksek güçleri olan, vampirleri öldüren şeylerden etkilenmeyen ve daha nice özelliğiyle bütün kalıpları yıkıyor. Aristokrasi sinemadaki karşılığı olan vampir, aslında burada modern dünyanın ‘şirket sahibi temsilcisi’ne çevriliyor. Vampirler, bütün dünyayı yöneten bir klan olmuşlar. Bu durumda bir değişiklik yok. Ancak Blade, ortaya atılan yeni bir ana kahraman. Burada bir anormallik hissediliyor. Craven’ın “Vampire in Brooklyn”inde (1994) Eddie Murphy üzerinden eğlenceli bir şekilde yaptığını daha modern bir zemine oturtuyor bu seri. Aksiyonla vampir filmini iç içe geçiriyor. Şehrin vampir olan bölgelerinde hızlı çekim, gerçek insanlı kısımlarında yavaş çekim uygulayarak da ilginç bir dünya portresi dokuyor. 3-Serinin şekillenişi Çizgi roman dünyasıyla haşır neşir olduğunu bildiğimiz David S. Goyer’in imzasını taşıyan ‘Blade’ serisi, ilk filminde 70 milyon dolarlık bir gişe başarısı elde etti. Bu sayede de 2002 tarihli “Blade 2”, 2004’te çekilen “Blade: Trinity” ve 2006’da üretilen ‘Blade: TV Dizisi’ geldi. Hepsinde de Goyer’in imzası vardı. Ancak senarist, sadece son filmi kendi yönetmeyi tercih etti. Tabii Goyer’in kariyerinde “Gizemli Şehir” (“Dark City”), “Batman Başlıyor” (“Batman Begins”), “Kara Şövalye” (“The Dark Knight”) gibi fantastik sinemanın son 10 yılında ses getiren filmlerin ortak senaristi görevi olduğunu da ekleyelim. Goyer, ‘Blade’ serisinin ardından “Görünmez” (“The Invisible”) ve “Doğmamış” (“The Unborn”) gibi iki doğaüstü korku filminin senaristliğini ve yönetmenliğini yaptıktan sonra şu sıralar X-Men serisinin “Magneto” filminin senaryosunu yazıyor. 2002’de Guillermo Del Toro’nun yönettiği serinin ikinci filmi, Reaper adlı daha güçlü bir vampir türünün yani neredeyse canavara dönüşmüş bir cinsin varlığına tanıklık etti. Yapıt, serinin Del Toro sayesinde çizgi roman estetiğini en iyi oturtan halkası olarak dikkat çekti. 80 milyon dolarlık gişe rakamına ulaşması da önemliydi. 2004’deki üçüncü film yeni model Dracula’yı sunuyordu. Mısır’da bir piramidin altından çıkan bu yeni ‘Kont Dracula’, aslında çağa ayak uyduran bir tipti. Vampir mitine de çok şey katıyordu. Blade ile onun mücadelesi de aslında serinin şimdilik en çok beklenen kapışmasıydı. Film 65 milyon dolarlık yüksek bütçesine karşın 15 milyon dolar zarar edince, dördüncü halkanın üretilmesini engelledi. Ancak “Teksas Katliamı”, “Halloween”, “Elm Sokağı Kabusu”, “Final Destination” gibi önemli serilerin haklarını elinde tutan New Line’ın ürünü olmayı sürdürüyor. Bu sebeple de bunlarla iç içe geçmiş veya geçmemiş yeni filmlerin üremesi beklenebilir. 4-Açılış sekansı Aslında filmin tek gerçek insanlı sahnesi olarak anılabilir. Ya da bunu gerçek bir insanla katharsis yaparak ilerleyip şoka girdiğimiz sekans diyerek özetleyebiliriz. Aslında Stephen Norrington, hızlı kurguda ara plan, paralel kurgu ve hızlı çekim teknikleriyle kurduğu görsel yapısında burada da son derece gizem aşılayan bir açılış sunuyor. Öyle ki vampir olduğunu bilmediğimiz ama Romence konuşan bir kız, gerçek bir insanı (erkek) yeraltındaki vampir kulübüne sokmaya çalışıyor. Bu ikili, etlerin arasından bir lokantanın mutfağının kapısından içeri giriyorlar. Aslında bu bize gizli eşcinsel kulüplerini ya da marijuana içilen yerleri andırıyor. Zira bizim zihnimize öğretilen bu. Bir şey gizliyse yasal değildir anlamına gelir. Oraya girince ise karakterimizin bir anda tavandan boşalan kanlarla insanların coştuğunu görmesiyle birlikte afallıyoruz. Zira kan, içki ve uyuşturucu yerine koyuluyor. İnsanlar soyunup, birbirlerinden önce kan içmeye çalışıyorlar. Ama aslında elbette insan değiller bunlar! Kurgu ve müziğin hızı da yavaş yavaş yükseliyor. Tabii Stephen Dorff’un Deacon Frost adlı kötü adam karakterini de ilk kez burada görüyoruz. Bu temponun içinde Blade’in bir anda belirmesi, bir vampirin ‘Daywalker (Gündüz Yürüyen) geldi!’ nağarasıyla takip edilir. Blade ise Deacon Frost ve adamlarının peşine düşür. Üç-dört tanesini bir köşeye sıkıştırıp öldürür. Diğerleri ise zaten kaçar. Queen adlı karaktere gümüş kurşunla işkence ettikten sonra onu serbest bırakır. Bizim karakterimiz ise gerçekten kayıplara karışmıştır! Aslında bu durum, vampirlerin gece kulüplerinde de bir alt kültür olarak varlıklarını sürdürdüklerini gösteriyor. Bu vaziyete 80’lerin vampir filmlerinde rastlamıştık aslında. Bu sebeple buradaki esas durum, sahnenin şehirde geçiyor olması ve ‘gündüz yürüyen’ karakterinin orijinalliği. Bu hızlı sahnede de zaten ‘hızlı yaşam’ ve ‘sosyetik’ durum belli ediliyor ister istemez. Sonraki sahnelerde Blade’in kim olduğunu anlasak da kan gölü yapılan ve sinema tarihine bu tanıtıcı halinden çok ‘gore’ (kanlı) öğeleriyle geçmesi kesin olan bu sekans, şok edici bir gerilim sunuyor. 5-Takipçileri Vampir filminin kalıplarını değiştirip, hem şehrin içinde bir dünyaya sokan, hem aksiyon ile iç içe geçiren, hem de çizgi roman estetiği ile çekilmesini sağlayan yapıt, bu yönüyle 2000’lerde alt tür örneklerini etkiledi. Buradaki vampir filmi mitini daha da ileriye götürüp kurtadamlar-vampirler arasında bir sınıf çatışması depolayan “Karanlıklar Ülkesi” (“Underworld”) ile onun modelini yenileyen “Alacakaranlık” (“Twilight”), bu duruma en önemli örnekler şimdilik. Tabii bu hızlı kurgunun ve aksiyonun doğaüstü korku filmlerine girme geleneği “Kusursuz Yaratık” (“Perfect Creature”), “The Covenant” gibi eserlerde de hissedildi. Nereden bulabiliriz? Türkiye’de Türkçe altyazılı ve dublajlı DVD’si mevcut. Kimlik: Bıçağın İki Yüzü (Blade) Yapım yılı: 1998 Yönetmen: Stephen Norrington Oyuncular: Wesley Snipes, Stephen Dorff, Kris Kristofferson, Udo Kier Senaryo: David S. Goyer Önemli Ödüller: MTV Film Ödülleri’1999: En İyi Kötü Adam Önemli Ödül Adaylıkları: MTV Film Ödülleri’1999: En İyi Dövüş Sahnesi Bütçe: $ 45.000.000 keremakca@haberturk.com
|