karanlığın 1001 yüzü

24/11/2009 - fuat hocamın güzel şiirlerinden bir demet....


M.FUAT ATALER

1. Şiir

 

Gece yarısı…

Ruhumda

Yalnızlığın ağırlığı

Lodos ve yağmur

Camları dövüyor

Karanlığımda

Birisi ağlıyor…

 

2. şiir

 

Nasıl geçti anlamadım

Zaman mı beni kovaladı

Ben mi onu,

Bilemedim

Son baktığımda

Kaybolduğunu gördüm

Sislerin içinde…

 

Kesif bir tütün kokusu gibi

Gecelere sinmiş yalnızlık

Geçmiş

Boğazıma sarılmış

Bir çift el

Söküp atamadığım

Umutlar

Başıboş sandallar gibi

Akıntıyla,

Rüzgarla savrulan

Ve ben

Hayata seyirci kalmış

Saçı sakalı karışmış

Bir serseriyim…

 

Değerini

Yeni fark ettim

Hovarda geçirmişim zamanı

Şimdi dövünmek boş

O günlerde

Anlamamışım

Sanki

Zamana ben sahiptim;

O bana sahipti aslında

Ta başından beri

Ve ben akıp gitmesine izin verdim…

Bir de bu vardı…

 

Uyandım,

Yine

Sabahın kör karanlığı

Önce

Yaprakları selamladım

Islak kaldırımlarda

Yorgun ve perişan

Sonra

Moda taksideki

Şoför arkadaşları

Her sabah gibi

Adımlarken

Moda caddesini

Soldan yukarı

Daha çıkmamış

Poğaçaların kokuları içinde

Vakit o kadar erken

 

Saat sekiz civarı…

İstanbul uyanmış

Boğaz köprüsündeyiz

Kör dövüşü bir trafik

Çığlık çığlığa

Kornalar

Ve arabalar

Birbiri üzerinde

Hiç kimse fark etmiyor

Her gün

Belki de

Dünyanın

En güzel manzarasını paylaşıyoruz

Sol tarafta bütün ihtişamıyla Sarayburnu

Sağ tarafta Beylerbeyi ve Kuleli

Biz yol uğruna

Birbirimizi öldürüyoruz…

 

Akşam yedi sularında

Randevum var

Her zamanki gibi

Saks mavisi

Kadife gibi bir gecede

Seyredeceğim

Bir tarafta Üsküdar

Bir tarafta Kabataş ve Sirkeci

Pırlantalarla bezenmiş

Boğaziçi,

Güzel İstanbul…

 

Kimisi

Uyukluyor olacak

İnsanların

Geçen günün yorgunluğuyla

Kimi

Kitap okuyacak

Yine ıskalayacaklar İstanbul’u

-Tıpkı ıskaladığımız gibi hayatı-

Uyandıklarında

Vakit çok geç olacak…

 

 

Hiçbir şey görmüyorum…

Kül rengi bir sis

Alaca karanlık da

Sarmış etrafımı

Sanki kimse yok

Hiç var olmamış

Yaşadıklarım

Ne kadar yalnızım…

 

Gölgelenmiş anılarım

Yüzlerini

İnsanların

Silik hatırlar oldum

Sararmış fotoğraflar gibi.

Hiç bir şey görmüyorum…

Bu sisi

Sanki

Bana kilitlemişler

Yalnızlık gibi

Ve çaresizlik gibi.

Akşam olacak birazdan

Karanlıkta,

Kuytu bir köşede

Bir hiç olacağım,

Kimsenin görmediği…

 

Fuat Atalayer

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/9/2009 - ilginç bir yazı....

İki sevgili evlendikten sonra, birbirlerine kendileri için "en değerli" olanı verme yarışına girerler.

TİMSAHLA filin dillere destan evliliğini duymuşsunuzdur belki. İki sevgili evlendikten sonra, birbirlerine kendileri için "en değerli" olanı verme yarışına girerler.

Timsah gölden en güzel balıkları çıkarıp sevgilisi file ikram eder. Fil de pek sevdiği yeşil yapraklarının en tazelerinden çırpıp sevgilisinin önüne atar. Fakat sonuç hüsrandır. Otçul olan fil için balıklar, etçil timsah için de tazecik yapraklar hiç de değerli değildir.

Çift, sonunda anlar ki, herkesin kendisi için "en değerli" olanı vermesi iyi niyetli ancak teknik olarak yanlış bir davranıştır; hem iyi niyetli hem de teknik olarak doğru davranış eşi için "en değerli" olanı vermektir. Sonuç olarak, fil timsaha hortumuyla tuttuğu ve zaten yemeyeceği balıkları, timsah da gölün dibinden kopardığı ve zaten sevmediği tazecik yosunları vermeye başlar. Mutlu olurlar; çünkü birbirlerini anlamaya vakit ayırmışlardır. İkisi de “Ben elimden geleni yapıyorum ya!” savunmasına girmemiştir.

Bu kısa meseli yabana atmayın. En az fil ve timsah kadar yabancıyız birbirimize. Erkeklerin kadınların ne istediği konusunda teknik ve detaylı çalışmalara ihtiyacı var. Kadınların da hiç şüphesiz erkeklerin ne istediği üzerine kafa yormaları gerekiyor.

Evlilik terapistlerinin kendilerine boynu bükük gelen çiftlere hatırlattığı detayı bir de burada hatırlayalım: "Kötü olan siz değilsiniz; kötü olan ilişkiniz." Yani, iyi insanlar da olsanız kötü bir ilişki kurabilirsiniz. Kötü bir ilişki içinde de olsanız, hâlâ iyi birer insan olmanız mümkündür. Böylece çiftlerin biraz olsun başları omuzlarının üzerinden uzaklaşır, biraz daha ümitle bakarlar soruna.

Evlilik terapistlerine hak verin, kendinize de fırsat tanıyın: Doğrudur; iyi bir ilişkinin iyi bir insan olmaktan fazla şartları vardır. Evlendiğimiz gün, ilk çocuğumuz doğmuştur aslında; ilişkimiz. İlk günler heyecanla ve mutlulukla karşılarız onu; ondan sonra ne yapacağımızı düşünmeyiz bile. Sonra bakarız ki, ilişkimiz konuşmayı bilmiyormuş. Aylar sonra emeklemeye başladığını, paytak yürüdüğünü fark ederiz. Sonra biz onu çocuğumuz bilip besledikçe ayağa kalkar, yürümeye başlar.

Fakat çoğu kez ilişkimizin ilk çocuğumuz olduğunu aklımıza bile getirmeyiz; onu doğduğu gün aç bırakırız, kendi kendine beslenebileceğini, tek başına yürüyüp ayağa kalkabileceğini düşünürüz. Duruma göre, ilk çocuğumuzu doğar doğmaz inkâr edip cami kapısına ya da karakol önüne bile terk edebiliriz.

İlk çığlıklarını attığında, kolayca boşanır, boşanmasak bile onu gayrimeşru bir çocuk gibi istemeye istemeye büyütürüz. İki “iyi” insan olarak “kötü” bir ilişkinin uçlarına yerleştiririz kendimizi. İlişkimiz de ilk fırsatını bulduğunda evden kaçıverir.

GELİN, işin bir ucundan tutalım. Bugüne kadar hiçbir erkeğin tam anlamıyla cevap bulamadığı “Kadınlar ne ister?” bilmecesinden çözebildiklerimizi paylaşalım. Yüzükoyun yatan, ortalıkta aç sefil dolaşan ilişkimizi ayağa kaldıralım, eve çağıralım. Bunun yolu da fil olarak timsahın ne istediğini bulmamızdan geçiyor. İlişkinin öbür ucundaki kadına “iyi” davranalım.

Buna göre, bu yazıyı, erkekseniz bir keşif merakıyla; kadınsanız bulmacanın hiç şüphesiz eksik kalacak kısımlarını tamamlamak üzere okuyun. Kadınların en çok istediği şey sözdür. Her erkeğin iki dudağı arasında olan sözü ister kadınlar. Konuşulsun isterler kendileriyle. Konuşmaları dinlensin isterler.

Buna göre, ilk yapacağınız iş televizyonu kapatmak olsun. Koltuklarınızı birbirinize çevirin. Yüz yüze bakın, göz göze gelin. Eşinizin gözünün içine baktığınızda tam da gözbebeğinin ortasında kendinizi göreceksiniz. Gözlerinin içine odaklandığınızda, sanki hep orada ağırlanıyormuş gibi hissedeceksiniz, eşinizin gözüne çoktan girdiğinizi fark edeceksiniz. Ancak bunun ona gözünüz gibi bakmaktan geçtiğini de gözlerinizle göreceksiniz.

Hazır göz göze gelmişken, eşinizin en son neler yaşadığını, yaşadıklarından ne hissettiğini anlamaya çalışın. Bu, kadınların en çok sevdiği empatinin ilk egzersizidir ve başarısızlığa uğrama ihtimaliniz neredeyse sıfırdır. SIK SIK eşinize onunla birlikte olmaktan memnun olduğunuzu, onu takdir ettiğinizi ve yaptıklarına hayran olduğunuzu söyleyin.

(Bu tavsiyelerin, basmakalıp şeyler olduğunu düşünenlerdenseniz, 24 saatinizi kesintisiz kucaktan hiç inmeyen bir bebekle geçirmeyi deneyin; kadınların ne kadar hayran olunası, takdir edilesi, memnun olunası işler yaptığını dehşetle fark edeceksiniz.) Çok küçük ve sıradan işlerde bile, daracık zamanlarda bile, eşinizin ilgilerine ve tercihlerine önem gösterin.

Mesela, yürüyüş yaparken ya da arabayla evinize dönerken birkaç yol alternatifiniz varsa, eşinize hangi yolu tercih ettiğini sormanız, onu mutlu edecek, onun kalbine giden yolu genişletecektir. Kadınların ne istediğini erkeklerin hemen anlaması zordur; zaten bunun için bir ömür boyu vaktimiz vardır. Fakat erkeklerin de kadınlar tarafından anlaşılmadığı durumlar seyrek değildir. Görünen o ki, erkeğe de kadına da “ev ödevi” düşüyor.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/9/2009 - Pagan - Kök-Tengri




"Dipsiz, geniş, sonsuzdur, kara yelin en altı,
Devinimsizce duran, kapkara bir karaltı..."

Kök-Tengri--Koruyacaktır seni!
Oğuz-Han--Tanrı Dağı'ndan sana bakan.
Gök-Tanrı--Gören gözüyle ışır;
Amaç,
Gök-Böri'nin gösterdiği yoldadır.

"...Dokuz felek çığrısı, göklerin üst katıdır,
Göklerin en üstünde, dönüp duran çatıdır.
Gök katları dizilir, göklerin altında,
Pek çok acunlar vardır, göğün yedi katında..."

Su,
Od,
Demir,
Gökten indirilmiş,
Kök-Tengri kişioğluna şöyle seslenmiş:
"Yerini, yurdunu koru, kısa zamanda kur ordunu.
Güneş doğudan doğar, sakın unutma bunu."

"...Bir göbek yeri vardır, göklerin ortasında,
Kök-Tengri Uçmak kurmuştur, katların arasında."

Kök-Tengri--Koruyacaktır seni!
Oğuz-Han--Tanrı Dağı'ndan sana bakan.
Gök-Tanrı--Gören gözüyle ışır;
Amaç,
Gök-Böri'nin gösterdiği yoldadır.

Yeryüzü, göklerin altında,
Orta-Acun da derler buraya.
Er-Sogotoh'un çocukları yaşar,
Gök-Tanrı'nın verdiği kutla.

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/9/2009 - Kurtlar











Sert tüylü postları sıyrık ısırık içinde,
Kemikleri fırlamış, böğürleri göçük katı –
Ormanlarda kütükleri kuştüyü kar örtünce
Kurtlar açlığın kırdığı yoksul çocuklardı.

Pençeleri gergin, kuyrukları havada, burunlarında rüzgar –
Derken uzak kızak çıngırakları gibi açlık duyuldu:
Bitkinlikten, kardan kör, günlerce gecelerce koştular
Ve her biri ölümün öbür ağızlarda duydu uluduğunu.

Öksürüğünde kan kiminin, kiminde kulaklar kopuk.
Kimi üç kez sıçramış, dördüncüde saplanmış tuzağa.
Uyuz, bitler, keneler... tüyler öylesine yoluk
Ki sırtlarında etler donuyordu çoğunda.

Çullanıyordu sürü, üstüne her yıkılanın,
Gebermeden daha, işlek çenelerde kopuyordu
Kayış gibi kaslar, pörsük bağırlar; ve karın
Sessiz ve iğrenç, kar örtünceye kadar, yerde duruyordu.

Bulanık sularda sürüklenen buzlar gibi sislere gömülü,
En ataklar iniyordu gece çiftliklere ıssız;
Kimi köpeklere yem, kimi hedef tüfeklere – çünkü
Güçlüdür ve insafsız, kurtların hayatı ve bizim hayatımız.


                                                      Carl ZUCKMAYER

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/8/2009 - SİNEMAYA YÖN VEREN FİLMLER: BLADE

Vampir filmini çizgi roman estetiğinin içine yüksek aksiyon deposuyla yerleştiren yapıt, alt türün bütün kalıplarını yeniden şekillendiren yapısıyla çığır açtı.

Yarı insan yarı vampir olan Blade’in (Wesley Snipes) amacı dünyayı safkan vampirlerden temizlemektir. Blade, Dr. Karen Johnson’ı (N’Bushe Wright) ısıran bir vampirle karşılaşınca, onu vurur. Doktoru ise laboratuarına getirir. Amacı bu ısırığı tersine çevirip Karen’ı insan yapmaktır. Ancak bu sırada köşeye sıkıştırdığı Quin (Donal Logue), Blade’i vampirlerin başı Deacon Frost’a şikayet eder. Böylece bir koşuşturmaca start alır.

Çizgi roman estetiğini vampir filminin içine sokmak için ‘vampir avcısı’ karakterini merkeze yerleştirip melez yapan yapıt, alt türün tarihinde bu yönüyle çığır açtı. Üstüne üstlük korku sinemasında da bu yapısıyla derin etkiler yarattı 10 yılda. Bu da zaten onun önemini perçinledi. İşte beş maddede yaptıkları...

1-Vampir filmlerine bir bakış

‘Vampir filmi’ alt türünün kaynağına baktığımızda Bram Stoker’in 1897 tarihli gotik romanını görürüz. Zaten 1930’larda Amerikan sinemasında devreye giren ‘frankenstein’ ve ‘mumya’ gibi kavramların tamamının arkasında gotik edebiyat ürünleri vardır. Bu da gotik bir mimariyle sarılı bir coğrafyada, gizem dolu bir katilin evinde geçen bir olay örgüsünü işaret eder aslında. Öyle ki o zamanlar, ‘öteki’ konumuna itilmek pek de normal değildir.

Zira ‘vampir filmi’, sinemaya ‘gotik korku’ olarak adım atsa da; zamanla ‘canavar filmi’ adı altında eserler verdikten sonra, korkunun modern dönemiyle birlikte kendi adını aldı. Öyle ki 80’lere kadar yeni denemeler içine sokulup Bram Stoker’in romanından uzaklaştırılamamaları, bu ‘kimliksiz’liği belirledi. Ancak kaynağı yine de o gotik edebiyat eseri olarak kaldı.

Onun da 19. yüzyılın sonunda yazıldığını var sayarsak, sanayi devriminin yavaş yavaş dünyaya girdiği bir dönemde geçiyor vampir mitinin serüveni. Aristokrasinin proletarya ile mücadelesinden sıkılıp yavaş yavaş dünya düzeninden çekilmeye başladığı bir sınıfsal düzen hakim. Zaten romanın esas amacı da aristokrasiyi, yani şimdinin burjuvazisini, sosyetesini veya üst sınıfını taşlamak. Buradan da eserin arkasındaki sosyolojik alt metinlere inmemiz mümkün olabiliyor.

Kont Dracula, tipik bir aristokrat. Bu sebeple de onlar gibi terkedilmiş ve içinde fazlaca boşluk bulunduran köşkünde yaşıyor bu adam. Geceleri seks ve eğlence için dışarı çıkıyor. Zaten zengin olduğu için de gündüzlerini uyuyayarak geçiriyor aslında. Tabii bunları vampir mitinin içine geçirince de ilginç bir sonuç çıkıyor.

Gündüzleri tabutunda uyuyan, geceleri ise ayılan bir motif Dracula. Seks yapmak yerine, insanların kanını içerek yaşam sürüyor. Güneşi görünce ise eriyor. Bunun dışında sarımsak kokusuyla yani onun smokinli, şık ve yakışıklı halini bozacak bir şeyle ölebiliyor. Lafın özü, birincil amacı dış görünüşü. Tabii bir de inançsız olduğu için haç tutulmasıyla veya kalbine kazık çakılmasıyla ölüyor.

Tabii bütün bu özelliklerin 19. yüzyıl hikayesi için şekillendirildiği söylenebilir. Zira şu anki materyalizm ile o zamanki arasında derin farklar var artık. Hikayesine geldiğimizde ise karşımıza, şehirde bir villa kiralamak isteyen Dracula karakteri ve onu ziyaret eden emlakçı çıkıyor. Dracula, ziyaretçisini vampire dönüştürdükten sonra şehre gidip, içlerinde daha çok güzel kızların bulunduğu insanları lanetliyor. Tabii Dracula’nın, filmin başından itibaren ölümsüz ve doğaüstü güçlere sahip olduğu da dengeli bir şekilde yansıtılıyor bizlere.

İşte vampir miti de tüm bunların toplamında üredi. İlk kısa metrajlı vampir filmi 1913’de çekilse de 1922 tarihli “Nosferatu”, Alman sinemasının fantastikteki hakimiyetini alt tür üzerinden kanıtlayan F.W. Murnau imzalı bir eserdi. 1931’de Dreyer’in “Vampyr”i türü ilginç bir denemeyle temsil etti. 1931’de ise Tod Browning imzalı “Dracula”, ABD’nin ilk alt tür örneği oldu.

Bela Lugosi’nin o yıllarda çekilen Universal üretimlerinin tamamında olduğu gibi yine başrolü üstlendiği görüldü. 50’lerde Christopher Lee’nin başrolünde oynadığı Terence Fisher filmi “Blood of Dracula” ile ise alt türün ikinci serisi İngiltere’de Hammer Films altında karşımıza çıktı.

70’lerde slasher filmi ile korku türü ‘gerçek’ olanın peşine takıldığından alt türde Andy Warhol imzalı eşcinsel kitleye hitap eden bağımsız filmler, siyahi istimar filmleri ve parodiler hakimiyet kurdu. 80’lerde ise “Açlık” (“The Hunger”), “Kayıp Çocuklar” (“Lost Boys”), “Karanlık Bastığında” (“Near Dark”) ile aksiyon ve western ile kırma örneklerin içine girdi alt tür. Ancak esas olan, alt kültürün bir temsili olarak aristokratlık durumunun tersine çevrilmesiydi. Böylece sınıfsal düzen yerlebir ediliyordu.

Yıllarımız 90’ları gösterdiğinde ise Coppola’nın sadık uyarlaması “Bram Stoker’s Dracula” ile ‘Vampir Günlükleri’ romanındaki ‘Vampir Lestat’ı sinemaya sokan “Vampirle Görüşme” (“Interview with the Vampire”), iki ticari ürün verdi. Ancak her ikisi de 30’ların dünyasını yeniden geri getirdikleri için alt türe herhangi bir yenilik katmıyorlardı.

2-Çizgi roman estetiğiyle vampir filmi

98’de çekilen “Blade” ise Marvel Comics’in 1973 tarihli ‘Dracula’nın Mezarı’ adlı çizgi romanın yan karakteri Blade’in üzerine gidiyordu. Yapıt, alt türün o zamana kadarki bütün motiflerini alıp, yeniden şekillendiriyordu. Aslında aksiyon ve siyahi vampir gibi kavramlar, daha önce vampir filmininin içine girmişti. Ancak buradaki gibi ‘mutant güçlere sahip’ bir vampirin ve çizgi roman estetiğinin dahil olduğu bir zeminde değildi hiçbir zaman.

Öyle ki ana karakterimiz ‘Blade’, 1967’de doğan bir anti-kahraman olarak sunuluyor burada. Annesi, bir vampir tarafından ısırılınca yarı vampir-yarı insan şeklinde dünyaya gelen süper kahraman, bir süre sonra Whistler adlı bilim adamı tarafından bulunup vampir avcılığına kazandırılıyor. Aslında vampir avcısı olarak Dracula serisinde arka planda duran ‘Van Helsing’ karakterini biliyoruz. Bu da ilk bakışta, o karakterin merkeze yerleştirildiği melez bir film olarak görülebilir. Öyle ki 70’lerde “Korkusuz Vampir Avcıları” (“Fearless Vampire Killers”) gibi bu konuya mizahi yaklaşımda bulunan eserler de mevcut.

Tabii melez bir karakter olması da sinemada ilk kez karşımıza çıkan bir şey. Bu durum için de ‘bir yenilik’ tanımını yapabiliriz. Böylece aslında ‘vampir avcısı’, ‘Dracula’nın yerine geçiyor. Zira buradaki Kont Dracula işlevi gören Udo Kier’in karakteri, filmin ortalarında ölerek güçsüz bir tipleme olarak sunuluyor. Onun yerini ise yine safkan olmayan, sonradan vampir yapıldığı söylenen Deacon Frost (Stephen Dorff) alıyor. Böyle olunca da iki tane sonradan olma vampirin mücadelesine odaklanıyoruz aslında.

Bu durum da aslında çizgi romanlarda iki arada bir derede kalan karakterleri akla getiriyor. Zaten filmin mitolojik okumaları da mevcut. Siyahi vampir meselesini ise 1972’de “Blacula”da görmüştük, mitin alt kültüre transfer olan bir örneğinin içinde. Ancak orada tamamen ‘muhafazakar’ bir duruş vardı. Yapıt ise siyahi istismar filmi idi. Blade’e baktığımızda, ana karakter yine bir anti-kahraman. Ancak onu çizgi romanların süper kahramanı gibi izliyoruz.

Zira esas vampir ordusundan daha güçlü. Herkes de onu kıskanıyor. ‘Gündüz yürüyen’ adıyla anılması bir tarafa, sarımsaktan rahatsız olmuyor, haç ile sorunu yok. Sadece zaman zaman açlık çekiyor. Onu da serumla durdurabiliyor. Tabii elinde silahın yanında bir de samuray kılıcı taşıması, ona postmodern bir hava da katıyor ister istemez. Vampirlerin ‘eski model’liğinin bir karşılığı olarak eklenen ‘aksesuar’ kontenjanından veya  Brian Clemens imzalı kült film “Kaptan Kronos: Vampir Avcısı”ndaki (“Captain Cronos: Vampire Hunter”) karakterden esinlenilmiş olarak okunabilir bu. Bu da zaten filme hafiften ‘B filmi’ dokusu da aşılıyor.

Tabii, her şeyin gotik korku veya western üzerinden değil de; paralel kurgunun yoğunluluğuyla aksiyon odaklı ve yüksek tempolu sahnelerle yürüdüğü söylenebilir. Zira burada vampirler birbirlerini kovalıyorlar sürekli. Video klip estetiği hakimken, binalar da yabancılaştırılıyor. Bunun da sebebi aslında kurmaca bir dünya kurulmak istenmesi. Vampirlerin ise ‘geceleri dışarı çıkma’ meselesi, tamamen diskoların üzerine yerleştirilmiş.

Tüm bunların yanında vampir mitinin bilim adamı ‘Whistler’ tarafından keşfedilişi de var. Blade’in niye kanla beslendiğini ve nelerden nefret ettiğini bilen bir karakter o. ‘Örümcek Adam’ dizilerinde de karşımıza çıkan bu tipleme, vampir filmiyle uzak bir tür olan ‘bilimsel deney’ alt türüne de atıfta bulunuyor böylece. Elinde serumlarla dolaşan ve kötü olduğu zaman kendini tedavi edebilecek bir sağkola sahip Blade, uzun lafın kısası.

Yani bir çizgi roman anti-kahramanı ve bir vampir kırması olmasının yanında; bilim adamlarına muhtaç, yüksek güçleri olan, vampirleri öldüren şeylerden etkilenmeyen ve daha nice özelliğiyle bütün kalıpları yıkıyor. Aristokrasi sinemadaki karşılığı olan vampir, aslında burada modern dünyanın ‘şirket sahibi temsilcisi’ne çevriliyor. Vampirler, bütün dünyayı yöneten bir klan olmuşlar. Bu durumda bir değişiklik yok.

Ancak Blade, ortaya atılan yeni bir ana kahraman. Burada bir anormallik hissediliyor. Craven’ın “Vampire in Brooklyn”inde (1994) Eddie Murphy üzerinden eğlenceli bir şekilde yaptığını daha modern bir zemine oturtuyor bu seri. Aksiyonla vampir filmini iç içe geçiriyor. Şehrin vampir olan bölgelerinde hızlı çekim, gerçek insanlı kısımlarında yavaş çekim uygulayarak da ilginç bir dünya portresi dokuyor.

3-Serinin şekillenişi

Çizgi roman dünyasıyla haşır neşir olduğunu bildiğimiz David S. Goyer’in imzasını taşıyan ‘Blade’ serisi, ilk filminde 70 milyon dolarlık bir gişe başarısı elde etti. Bu sayede de 2002 tarihli “Blade 2”, 2004’te çekilen “Blade: Trinity” ve 2006’da üretilen ‘Blade: TV Dizisi’ geldi. Hepsinde de Goyer’in imzası vardı. Ancak senarist, sadece son filmi kendi yönetmeyi tercih etti.

Tabii Goyer’in kariyerinde “Gizemli Şehir” (“Dark City”), “Batman Başlıyor” (“Batman Begins”), “Kara Şövalye” (“The Dark Knight”) gibi fantastik sinemanın son 10 yılında ses getiren filmlerin ortak senaristi görevi olduğunu da ekleyelim. Goyer, ‘Blade’ serisinin ardından “Görünmez” (“The Invisible”) ve “Doğmamış” (“The Unborn”) gibi iki doğaüstü korku filminin senaristliğini ve yönetmenliğini yaptıktan sonra şu sıralar X-Men serisinin “Magneto” filminin senaryosunu yazıyor.

2002’de Guillermo Del Toro’nun yönettiği serinin ikinci filmi, Reaper adlı daha güçlü bir vampir türünün yani neredeyse canavara dönüşmüş bir cinsin varlığına tanıklık etti. Yapıt, serinin Del Toro sayesinde çizgi roman estetiğini en iyi oturtan halkası olarak dikkat çekti. 80 milyon dolarlık gişe rakamına ulaşması da önemliydi.

2004’deki üçüncü film yeni model Dracula’yı sunuyordu. Mısır’da bir piramidin altından çıkan bu yeni ‘Kont Dracula’, aslında çağa ayak uyduran bir tipti. Vampir mitine de çok şey katıyordu. Blade ile onun mücadelesi de aslında serinin şimdilik en çok beklenen kapışmasıydı. Film 65 milyon dolarlık yüksek bütçesine karşın 15 milyon dolar zarar edince, dördüncü halkanın üretilmesini engelledi.

Ancak “Teksas Katliamı”, “Halloween”, “Elm Sokağı Kabusu”, “Final Destination” gibi önemli serilerin haklarını elinde tutan New Line’ın ürünü olmayı sürdürüyor. Bu sebeple de bunlarla iç içe geçmiş veya geçmemiş yeni filmlerin üremesi beklenebilir.

4-Açılış sekansı

Aslında filmin tek gerçek insanlı sahnesi olarak anılabilir. Ya da bunu gerçek bir insanla katharsis yaparak ilerleyip şoka girdiğimiz sekans diyerek özetleyebiliriz. Aslında Stephen Norrington, hızlı kurguda ara plan, paralel kurgu ve hızlı çekim teknikleriyle kurduğu görsel yapısında burada da son derece gizem aşılayan bir açılış sunuyor.

Öyle ki vampir olduğunu bilmediğimiz ama Romence konuşan bir kız, gerçek bir insanı (erkek) yeraltındaki vampir kulübüne sokmaya çalışıyor. Bu ikili, etlerin arasından bir lokantanın mutfağının kapısından içeri giriyorlar. Aslında bu bize gizli eşcinsel kulüplerini ya da marijuana içilen yerleri andırıyor. Zira bizim zihnimize öğretilen bu. Bir şey gizliyse yasal değildir anlamına gelir.

Oraya girince ise karakterimizin bir anda tavandan boşalan kanlarla insanların coştuğunu görmesiyle birlikte afallıyoruz. Zira kan, içki ve uyuşturucu yerine koyuluyor. İnsanlar soyunup, birbirlerinden önce kan içmeye çalışıyorlar. Ama aslında elbette insan değiller bunlar! Kurgu ve müziğin hızı da yavaş yavaş yükseliyor. Tabii Stephen Dorff’un Deacon Frost adlı kötü adam karakterini de ilk kez burada görüyoruz.

Bu temponun içinde Blade’in bir anda belirmesi, bir vampirin ‘Daywalker (Gündüz Yürüyen) geldi!’ nağarasıyla takip edilir. Blade ise Deacon Frost ve adamlarının peşine düşür. Üç-dört tanesini bir köşeye sıkıştırıp öldürür. Diğerleri ise zaten kaçar. Queen adlı karaktere gümüş kurşunla işkence ettikten sonra onu serbest bırakır. Bizim karakterimiz ise gerçekten kayıplara karışmıştır!

Aslında bu durum, vampirlerin gece kulüplerinde de bir alt kültür olarak varlıklarını sürdürdüklerini gösteriyor. Bu vaziyete 80’lerin vampir filmlerinde rastlamıştık aslında. Bu sebeple buradaki esas durum, sahnenin şehirde geçiyor olması ve ‘gündüz yürüyen’ karakterinin orijinalliği.

Bu hızlı sahnede de zaten ‘hızlı yaşam’ ve ‘sosyetik’ durum belli ediliyor ister istemez. Sonraki sahnelerde Blade’in kim olduğunu anlasak da kan gölü yapılan ve sinema tarihine bu tanıtıcı halinden çok ‘gore’ (kanlı) öğeleriyle geçmesi kesin olan bu sekans, şok edici bir gerilim sunuyor.

5-Takipçileri

Vampir filminin kalıplarını değiştirip, hem şehrin içinde bir dünyaya sokan, hem aksiyon ile iç içe geçiren, hem de çizgi roman estetiği ile çekilmesini sağlayan yapıt, bu yönüyle 2000’lerde alt tür örneklerini etkiledi.

Buradaki vampir filmi mitini daha da ileriye götürüp kurtadamlar-vampirler arasında bir sınıf çatışması depolayan “Karanlıklar Ülkesi” (“Underworld”) ile onun modelini yenileyen “Alacakaranlık” (“Twilight”), bu duruma en önemli örnekler şimdilik.

Tabii bu hızlı kurgunun ve aksiyonun doğaüstü korku filmlerine girme geleneği “Kusursuz Yaratık” (“Perfect Creature”), “The Covenant” gibi eserlerde de hissedildi.

 

Nereden bulabiliriz?

Türkiye’de Türkçe altyazılı ve dublajlı DVD’si mevcut.

Kimlik:

Bıçağın İki Yüzü (Blade)
Yapım yılı: 1998
Yönetmen: Stephen Norrington
Oyuncular: Wesley Snipes, Stephen Dorff, Kris Kristofferson, Udo Kier
Senaryo: David S. Goyer
Önemli Ödüller: MTV Film Ödülleri’1999: En İyi Kötü Adam
Önemli Ödül Adaylıkları: MTV Film Ödülleri’1999: En İyi Dövüş Sahnesi
Bütçe: $ 45.000.000

keremakca@haberturk.com
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Ben DarthVader.YenidenDoğan.. Işıkta ölüp karanlıkta yeniden doğdum.Hem efendiyim, hemde köle..hem sıradanım hemde sıradışı. Yolda yürüken yanınızdan geçene iyi bakın, belki benimdir, yada çok yakın bir arkadaşınız..belki sevgiliniz yada oğlunuzumdur kimbilir..sadece unutmayın gölgeler benim daimi mekanımdır. Aydınlıkta karanlıkta birdir benim için, gecenin karanlığında olduğu kadar gündüzün en parlak ışıkları altındada rahatça ilerleyebilirim. O ayırımı yapanlarada sadece gülerim..ne kadar aptal o

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

uygarradikal
Blogcu Yardım
mesale
haspinar
carmencafe
Aslı Aykaya
isis osiris
violet271
evoironi
araf21
gülnaz hasköy
benyagmurum
koyugri
cupcakes
caelo
serpilsahin
butterfly86
sworntothedark
40ayak
yakamoz1649
rojbinrojanu
blackangels3
violet0808
araftabirkapi
masalvehikaye
bidunyahobi
sokakizi
narcissous
drsaglik
batkan
oral62
oycaptainmycaptain