karanlığın 1001 yüzü

25/9/2009 - DİJİTALE DOĞANLAR: 'E-BEYİN KUŞAĞI!'










E-posta ve cep mesajının bulunmadığı bir dünyayı hiç bilmeyen gençlerle teknolojiye sonradan hakim olanların farkı ne?

SHARON BEGLEY
NEWSWEEKTURKIYE.COM  

O ZAMAN ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ OLAN DANIELLA SCHNEIDER,
geçen yıl annesinin odasından yükselen feryadı duyduğunda saat sabah ıo civarıydı. Odaya koştuğunda, annesini Dell marka bir masa-üstü bilgisayarın başında gözlerini monitöre dikmiş şekilde buldu. "Öğretmen ilk ödevimin eline ulaşmadığına dair bir e-posta yollamış" diye inledi 40'mdan sonra psikoloji yüksek lisansı için okula dönen Jill Schneider. "Ama Blackboard üzerinden ona yollamıştım!" Blackboard - burada içimizden "bildiğiniz üzere" demek geliyor ama çok cüretkâr bulunmaktan da çekiniyoruz- profesörlerin ödevleri teslim alıp, müfredatı öğrencilere ilettiği, ödevleri değerlendirip, yorumladığı ve tüm bunları yaparken kişisel mahremiyetle açıklığın doğru bir karışımını sunan bir yazılım. Ne var ki, küçük bir tuzağı var: Çalışmaları yedeklemiyor, dolayısıyla bir çalışma herhangi bir elektronik sorun nedeniyle yolda kaybolursa sonsuza dek kayboluyor. Bugün 8. sınıf öğrencileri, ödevlerini Blackboarda kopyalayıp yapıştırmadan önce kendi bilgisayarlarına kaydetmeleri gerektiğini biliyor. Peki ya Bayan Schneider? Pek değil. Teknoloji meraklısı 22 yaşındaki Daniella'nın, ödevi kurtarmak için artık yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Florida'nm Boca Raton şehrinden olan Daniella, babasını da tekno-ızdıraptan kurtaramadı. "İlk kez AOL (American Online, ABD'nin en popüler internet servis sağlayıcısı) kullandığında karşısına 'Kredi kartı bilgilerinizi girin ve Bahamalar'a bedava bir gezi kazanın!' yazan bir pencere (pop-up) çıkmış. O da 'Oh, ne güzel,' diye düşünüp bilgilerini girivermiş. Tabii ki daha sonra, düzmece kredi kartı harcamalarını kendisinin yapmadığını ispatlamak için uğraşıp durdu. 'AOL, kaydolurken benden kredi kartı bilgilerimi istedi' diyordu. Dolandırıldığını bir türlü anlayamadı" diye anlatıyor Daniella.
19. yüzyılın New York'lu göçmenlerinden 21. yüzyılın Avrupa göçmenlerine kadar, göç edilen ülkede doğan çocukların, ebeveynlerine ve aile büyüklerine bu yabancı yeni dünyaya adapte olmakta rehberlik etmesi geleneksel bir roldür. Çocuklar yeni memleketierinin dilini yetişkinlerden daha kolay kapar; geleneklere, modaya, yemeklere ve flört alışkanlıklarına daha kolay adapte olur, adeta bir bukalemun kadar kolayca yeni ortama uyum gösterirler. Yetişkinlerse eski usullere, anavatanlarının geleneksel yemeklerine, anadillerine bağlı kalmaya ve yeni toplumsal adetlerle alay etmeye daha fazla eğilimli.
Bu kuşaksal farklılıklar bilgisayar ve teknoloji konularında yetkin insanların yeni ve garip dünyasını da tanımlıyor. Bu ortamda iki farklı topluluk varlığını sürdürüyor. İlki Kaliforniya Üniversitesi'nden sinirbilimci Gary Small'un "dijital yerliler" -e-posta ve cep mesajının bulunmadığı bir dünyayı hiç bilmeyen insanlar- dediği topluluk. "Dijital yerliler, elektronik dünyayla uyumlu beyinlerini ani kararlar vermek ve çok fazla kaynaktan gelen duyusal verileri bir jonglör ustalığıyla işlemek için kullanabilir" diyor Small. Üstelik bunu yetişkinlere göre çok daha az hatayla ve daha düşük konsantrasyonla becerebiliyorlar. Small'un "dijital göçmenler" olarak tanımladığı diğer toplu-
luk ise zihinsel fonksiyonları biçimlendikten çok daha sonra cep telefonu mesajlaşması, chat ve internetle tanışan insanlardan oluşuyor.
Bilim insanları, dijital yerlilerle dijital göçmenleri karşılaştırdığında sadece davranış ve yaklaşımlarda değil, beyin işlevlerinde de farklılıklara rastladı. "Örneğin eski analog dünyada büyüyen göçmenler, yüz ifadelerini okumakta, siber uzayda gezinmekten daha başarılılar" diyor 2009'da "E-Beyin: Modern Beynin Evrimi" adlı kitabı yazan Small. Kitapta ilişkilerde ve bilgilenme biçimimizde nasıl da ciddi bir değişimin yaşandığı anlatılıyor. "Beyin, yeni teknolojik yetenekler kazanma yönünde evrimleşirken, bazı temel sosyal yeteneklerden uzaklaşıyor" diye yazıyor Small. Dijital göçmenler bunu kesinlikle fark ediyor. Konukların yaşlarının 20 ile 60 arasında değiştiği bir partiyi hatırlatan 60 yaşlarındaki New York'lu yazar Katrine Ames, internet kuşağına mensup gençlerin partide tanıştıkları insanlarla sohbet etmekten kaçındığını ve gözlerini iPhone'lanyla BlackBerry'lerinden alamadıklarını söylüyor. Bu dijital kuşak farkı, aynı çatı altında 25 yaşından küçük bir gençle 50 yaşın üzerindeki bir yetişkinin yaşadığı neredeyse her evde gözlemlenebilir. Örneğin Daniella Schneider "Ben kitaplara sadece internetten bakarım. Kütüphane kartının ne işe yaradığını bile bilmiyorum" diyor. Diğer taraftan anne Schneider için bilgisayar sanki hiç bilmediği bir yabancı dil gibi.
Klasik qwerty (Q) klavyeli bilgisayarlar ile diğer dijital cihazlar arasında da benzer bir durum var. Dijital göçmenler, nümerik tuş takımlarıyla (örneğin B harfi için 2 rakamına iki kez ve Y harfi içinse 9 rakamına üç kez basmanın gerektiği cep telefonu tuş takımları gibi) mesaj yazmak zorundaysa, bunu unutun gitsin. "Kızımın imlâsının neden 5 yaşındaki çocuk seviyesine indiğini hemen anladım," diyor New York'ta yaşayan 64 yaşındaki halk sağlığı danışmanı Edward Groth. "Kızım 'too' sözcüğünü yazmak için '2' rakamını ve 'before' sözcüğünü yazmak için de 'b4' kombinasyonunu kullanıyor. Bütün bunlar nümerik klavyede kelimeleri yazmak çok zahmetli olduğu için ortaya çıkıyor. Bense bununla uğraşmaktansa konuşacağım insanın telefon numarasını çevirmeyi tercih ederim." Şirketler, dijital göçmenlerin özel gereksinimlerinin giderek daha fazla farkına varıyor ve bunları karşılamak için de daha fazla ürün sunmaya başlıyor. Örneğin, T-Mobile'ın TalkPremium cep telefonu, standarttan daha geniş bir tuş takımına sahip ve daha kolay mesaj yazmak için de özel bir yazılım barındırıyor.
Elbette bu genellemelerin milyonlarca istisnasını bulmak mümkün. Bu ay New York Times'daki bir makalede, telefon mesajlaşması bağımlılarının otomobil kullanırken bile başparmaklarını sabit tutamadığı ve gözlerini cep bilgisayarlarının (PDA) ekranından ayıramadığı yazıyordu. Üstelik bu bağımlılar 40'h, 50'li ve hatta 6o'h yaşlarındaydılar. Dahası da var, torunuyla bağlantıyı kesmemek için e-posta kullanan nine imajı bir klişe haline gelse de gerçek bir durum. Pew Internet & American Life Project tarafından 2006'da yapılan bir

NEW YORK'LU YAZAR KATRINE AMES, İNTERNET KUŞAĞINA MENSUP GENÇLERİN PARTİDE  TANIŞTIKLARI İNSANLARLA SOHBETTEN KAÇINDIĞINI VE GÖZLERİNİ IPHONE'LARIYLA BLACKBERRY'LERİNDEN AYIRAMADIĞINI SÖYLÜYOR.

araştırmaya göre 51 ila 59 yaşlan arasındaki Amerikalıların yüzde 72'si internet kullanıyor, bu oran 6o'lı yaşlarda ise yüzde 54. Ancak buradaki asıl mesele ilk defa kaç yaşında dijital ortamlarla karşılaştığınızda saldı. "Tipik bir dijital göçmenin beyni, tamamen farklı bir tarzda sosyalleşmek ve öğrenmek, işleri adım adım ele almak ve bir seferde tek bir görev üzerine yoğunlaşmak üzere eğitilmiştir" diyor Small. "Göçmenler daha metodik bir şekilde öğrenir ve görevleri daha eksiksiz şekilde yerine getirmeye özen gösterir." Kuşaklar arasmdaki bu fark giderek daha da derinleşiyor gibi görünüyor. Çünkü gençler giderek daha erken yaşlarda teknolojiye maruz kakyor. Small bu durumu, 'beyin uçurumu diye tanımlandırıyor.
Bu noktada, can alıcı bilimsel soru, dijital yerli olarak büyümenin ya da elektronik-dünyaya sonradan göç etmenin beynin işlevlerini ve zihni nasıl farklılaştırdığıdır. Mesela sürekli olarak işlerinin bölünmesine maruz kalan insanlarla ilgili çalışmaları ele alın. Gün boyu yeni e-postalar alan ve hatta bir yandan da cep telefonlarına gelen mesajları yanıtlamak ve o esnada telefonla konuşmak zorunda kalan çalışanlar gibi. Sonuç olarak, biz bir görevden diğerine atlamadan önce başladığımız görev üzerinde sadece 11 dakika harcıyoruz. Bu, Microsoft ve Apple'da çalışan Linda Stone'un "sürekli kısmi dikkat" diye adlandırdığı bir zihinsel duruma yol açıyor. Microsoft Research'te yapılan bir bilimsel çalışma, anmda mesajlaşnıa gibi müdahalelerin performansı yüzde 20 oranmda düşürdüğünü gösterdi. Microsoft'tan Mary Czervvinski ve meslektaşlan "Yazı yazarken, butonları ve mönüleri kullanırken ya da çalışma sonuçlarını değerlendirirken gelen bir chat mesajının toplam iş performansım düşürdüğü" sonucuna vardı.
Ancak, çalışma 25 - 54 yaş arasındaki teknoloji çalışanlarını kapsıyor. Yani, çoğunlukla dijital yerli değil, dijital göçmenleri. Bu bölünmenin dijital yerlilerde yaşanıp yaşanmadığını, araştırmacılar henüz bilmiyor. Ancak bunun olmayacağını düşünmek için iyi nedenlerimiz var. Birincisi, sürekli mesajlaşmak ya da diğer müdahaleler dijital yerlilerin kendilerini daha önemli ve yararlı hissetmesini sağlıyor. "Birkaç dakikalığına sıkılacağımıza, ölmeyi tercih ederiz. Dolayısıyla etrafımızı dikkatimizi dağıtacak öğelerle bilerek çevreliyoruz" diyor 43fol-ders.com adlı internet sitesinin kurucusu Merlin Mann. Dijital göç-menlerse dikkatleri dağıldığında sinirlenmeye ve yeniden dikkatlerini toplamak için mücadele etmeye daha fazla eğilimli. Video oyunları üzerine yapılan araştırmalar yetişkinlerin ve çocukların oyun esnasmda beyinlerini farklı biçimlerle etkinleştirdiklerini gösterdi. Japonya'daki 2006 tarihli bir çalışmaya göre oyun sırasında 7 ila 10
yaş arasmdaki çocukların (dijital yerliler) beyinlerinin dikkat merkezinde, yaşlan 26 ila 44 arasında değişen yetişkinlerinkinden daha az etkinlik gerçekleşiyor. Buradan yola çıkarak, dijital yerlilerin beyinlerinin daha az çabaya ihtiyaç duyduğu öne sürülüyor. Bu sonuç diğer dijital aktivitelerde de geçerliyse o zaman bir seferde birden fazla görevle uğraşmak ve görev esnasında işlerinin bölünmesi yerlilerde, göçmenlerde olduğundan çok daha az aksamaya yol açacaktır.
Önceki sonuçlar insan beyninin, deneyimlere göre kendi işlevini ve hatta yapışım bile değiştirecek kadar esnek olduğunu gösteriyor. Dijital göçmenler yeni e-dünyalanna alıştıkça beyin devreleri de değişecek. "Google'daki beyniniz" başlıklı bir çalışmada, Small ve ekibi yetişkinlerin düz metin okurken ve web sitesi arama sonuçlarına bakar-kenki beyin etkinliklerini karşılaştırdı. Katılımcıların bazdan ayda bir defa ya da daha az internete giren ve internet deneyimleri çok az olan kişilerdi. Diğerleriyse günde bir veya birkaç defa internete giriyordu. Ancak (bu kilit bir ayrıntı) hepsi 55 ila 78 yaşlan arasında gerçek dijital göçmenlerdi. Sürpriz olmayan bir şekilde, düz metin okumak, beynin okumayla ilişkili olduğu bilinen bölümlerini etkinleştirdi; bu bulgu hem internet acemileri hem de internet ustalan için değişmedi.
Ancak katılımcılar arama sonuçlarına göz gezdirdiklerinde, -ki zihnin etkin bir şekilde doğru ve tutarlı bilgiyi arayıp ayırt etmesi gerekiyor- acemilerin beyin etkinliği, düz metinleri okurkenkinden çok az farklılık gösterdi. İnternet ustalannm beyinlerindeyse karar verme ve nedensellikle ilgili bölümlerdeki aktivitede belirgin bir artış görüldü -acemilerin beyin aktivitelerinin iki katı düzeyinde.- Ve internet ustalan arama sonuçlanm düzenleyip, istedikleri bilgiye sahip sayfaya yönelmekte daha iyi iş çıkardılar. Bilim insanlan sonucu şöyle değerlendirdi: "İnternet araması, metin sayfalarını okurken etkinleşmeyen daha geniş bir sinir devresi alanını harekete geçirdi, ama sadece bilgisayar ve internet araması deneyimine sahip olan insanlarda." Bu deneyime sahip yetişkinler bile beyin etkinliklerinin işleyiş biçimini, onlan internette daha verimli kılacak şekilde değiştirebiliyor. Diğer bir değişle, hiçbir zaman çok geç değil. "Belki ilk insan alet kullanmayı ilk kez öğrendiğinden bu yana insan beyni bu kadar çabuk ve bu kadar çarpıcı bir değişiklik yaşamadı" diye yazıyor Small kitabında.
Ne var ki, beyni, analog dünyada karşılığı olmayan dijital görevleri yapmaya adapte etmek, eski moda yolla eksiksiz bir şekilde yapabildiğiniz bir şeyi dijital yolla yapmaya alışmaktan çok daha farklı. Dijital göçmenlerle dijital yerliler arasmdaki uçurum, hiçbir alanda sosyal medya, özellikle de arkadaşlık ve romantizmde olduğu kadar geniş
değil. Yale Üniversitesinden Laura Zax
 gibi dijital yerliler için teknoloji kur yapma biçimini dönüştürdü. Facebook, mesajlaşmak, Skype gibi yeni iletişim biçimleri, ergenlerin ve 20'li yaşlardakilerin ilişki kurma yollannı değiştirdi. "Bu, kuşağınızdan olmayan biriyle çıkmayı rzdırap haline getiriyor" diyor Zax. "Muhtemel erkek arkadaşınız anında mesajlaşmayı bilmeyecek kadar yaşlıysa, Facebook sayfası yoksa, benim kuşağımdan birisi flörtleşmenin bütünüyle farklı bir yoluna uyum sağlamak zorunda kalacaktır: Eski usul flörtleşme -telefon konuşmaları, buluşmalar ve çok daha fazla beklemek." Bir arkadaşım çıktığı erkeğin fazla yaşlı olduğunu, internette gezinirken sevgilisi ona "Wow, bu şeyi kullanmakta çok hızlısın" dediğinde -burada 'şey' derken bilgisayar kastediliyor- anlamış. Ancak dijital yerliler romantizmi bulmak için chat odaları ve Facebook'tan başka bir şey düşünemezken, dijital göçmenlerin çoğu için bu tür kişiler Groth'un deyimiyle "garip ve umutsuz" insanlar. Öte yandan, Zax'in belirttiği gibi eski kuşakların alışkın olmadığı şekilde sürekli bağlantıda olmanın dezavantajlan da var. "Facebook geçen günkü partideki yakışıklı çocuğu bulmanızı sağlayabilir" diyor Zax, "ama telefon mesajıyla terk edilmek de hiç hoş bir şey değil." "Ebeveynlerimizin reddedilme yolları bizimki kadar çeşitli değildi" diye de ekliyor.
Nasıl ki göçmenlerin çocukları, ebeveynlerinin yeni dünyaya uyum sağlamasma yardımcı olduysa, dijital dünyada da aynı şey yaşanıyor. 22 yaşındaki Olivia Cholak, bu baharda Boca Raton, Florida'da emeklilerin yaşadığı bir mahallede oturan ninesini ziyarete gitti. Bir fast food lokantasında dondurma yerken, Cholak üniversitede aile tarihi üzerine bir kurs aldığını belirtti ve cep telefonundan internete bağlanarak Google'da aile üyelerinin isimlerini arattı. Ninesi annesinin Türkiye'den, Ellis Island'a -19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında milyonlarca göçmenin Amerika'ya ilk adımlarını attığı yer- varışının kaydı ve kardeşinin Brooklyn Dodger takımındaki kısa süreli kariyerinden kalma eski beyzbol istatistikleriyle karşılaşınca büyülendi.
"Telefonunun bütün bunları bildiğini mi söylüyorsun" diye sordu nine. "Ona internette olduğumuzu söylemeye çalıştım ama ailemizin Amerika'daki hayatının bütün sırlarını telefonumun bizzat bildiğini düşünüyordu." Ancak ninesi kolayca olayın içine giriverdi. "Kuzen Max'a bak," diye emretti. "Telefonun onun hakkında ne biliyormuş bir öğreniverelim." Cholak kuzen Max'ı Google'da arattı, çıkan ilk sonuç bir New York Times makalesiydi (kuzen Max, New York'taki Yeshiva Üniversitesinin rektörlüğünü yapmıştı) ve ne yazık ki bu makale onları 2002'de bir ölüm haberine götürdü. "Ninemin onun yedi yıl önce öldüğünden haberi yoktu" diyor Cholak. Ninesi dondurmadan bir kaşık daha aldı, bir dakikalığına durakladı ve bugün için Google'da gezmenin yeterli olduğuna karar verdi.
Bugünkü teknolojik uçurum çok geniş olsa da kesinlikle yavaş yavaş daralıyor. Kaiser Aile Vakfi'nın 2005'te yaptırdığı bir araştırmada ABD'de "M kuşağının" (M medya anlammda) cep telefonları, internet ve iTünes gibi farklı mecralar üzerinden günde ortalama altı saat 21 dakika medyaya maruz kaldığı söyleniyor. Bu kuşağın mensupları bu zamanın yüzde 26'sında aynı anda birkaç farklı medyayla meşgul olduğu için, asknda günde sekiz saat 33 dakikalık medya tüketimi gerçekleştiriyorlar (8 -18 yaş arasmdaki 2 bin 32 Amerikalı ile yapılan bu çalışmadan bu yana geçen süre zarfında hiç şüphe yok ki bu rakamlar daha da yükselmiştir). Bu bulgu sayesinde yetişkinler çocukların medyayla ne kadar zaman geçirdiğine dikkat etmeye başladı. Ancak Council for Research Excellence (Mükemmellik Araştırmaları Konseyi) tarafından Mart 2009'da yayımlanan bir araştırmada, Amerikan yetişkinlerinin ekranlara -bilgisayar, televizyon, cep telefonu, BlackBerry ve hatta GPS cihazı ekranları- bakarak günde ortalama 8.5 saat geçirdiğini ortaya koydu.
Başka bir şekilde ifade edersek, her ne kadar çoklu görevler, telefon mesajlaşması ve sosyal medya konularında yerliler kadar rahat olmasalar da dijital göçmenler e-dünyada yerliler kadar becerikli olabilir. Kalpleri değilse bile beyinleri yeni dünyaya uyum sağlayabilir. Dijital yerlilerin beyinleri ise başka hiçbir şeyi bilemeyecektir.

Johannah Cornblatt'ın katkılarıyla Begley, Newsweek bilim editörü ve Newsweek Türkiye yazarı.

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/9/2009 - Teoriler bir bir yıkılıyor

Teoriler bir bir yıkılıyor

İşte ayda su varlığı hakkındaki son bulgular..

Son yapılan araştırmalar, daha önce kutup bölgeleri hariç kupkuru olduğu düşünülen Ay yüzeyinde su bulunduğunu ortaya çıkardı.

Amerikan uzay kurumu NASA'nın 2008'de Ay'ın yörüngesine oturtulan ilk uydusu Chandrayyan-1'in taşıdığı "Moon Mineralogy Mapper-M3" adlı cihazının yanı sıra Cassini ve Deep Impact uzay araçlarının sağladığı veriler ışığında yapılan araştırmaya göre, Ay yüzeyindeki toprakta, en azından birçok bölgesinde ince bir film tabakası halinde su bulunuyor.

Science dergisinde yayınlanan makalede, Ay'ın mineral haritasını çıkarmaya yarayan M3 cihazının, yüzeyden yansıyan ışığı analizi sırasında hidrojen ve oksijene bağlı bir kimyasal elementi belirten uzun dalgalı ışınım tespit ettiği belirtildi.

Bunun iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşan suyun varlığını işaret ettiğini kaydeden Amerikalı bilim adamları, şimdiye kadar ileri sürülen ve Ay'da suyun sadece kutup bölgelerindeki kraterlerin dibinde sürekli karanlık kısımlarda bulunduğuna dair teoriyi ortadan kaldırdığının altını çizdiler.

Keşfi yapan araştırmacılar, Dünya'nın tek uydusu Ay'da iki ayrı tür su bulunduğunu belirterek, bunlardan birinin Ay yüzeyine çarpan buzdan meydana gelmiş göktaşları gibi bir dış kaynaktan geldiğini, diğerinin de tamamen Ay kaynaklı olduğunu düşünüyorlar.

Ay toprağı ve kayalarının yüzde 45 civarında oksijen içerdiğini, M3 tarafından gözlemlenen hidrojenin ise Güneş rüzgarlarıyla gelmiş olabileceğini tahmin eden bilim adamları, Güneş'in nükleer füzyon sürecinde Ay yüzeyini ışık hızının üçte biri hızla bombardıman eden hidrojen atomu yüklü protonlar yaydığını belirtiyorlar.

Bilim adamlarının tahminine göre, Ay toprağının bir tonunun yaklaşık yüzde 25'inde su bulunuyor.

40 yıl önceki Apollo seyahatleri sırasında Ay'dan getirilen toprak ve taş numunelerinde de su izine rastlanmış, ancak bunların taşındığı kapların hermetik (sıkı kapalı) olmamasından, bilim adamları bu su parçacıklarının havadan geldiğini, Ay kaynaklı olmadığını düşünmüşlerdi.

Keşfin, bilim dünyasının Ay'a bakışını kökten değiştireceğini belirten bilim adamları, böylelikle Dünya'daki biyolojik yaşamın kaynağı suyun her yerde ortaya çıkabileceği daha dostane bir güneş sistemi görüşünün değer kazanacağına işaret ediyorlar.

AA

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/9/2009 - 'Ölümün kokusu' bulundu

Böcekler ve ıstakozlar gibi familya olarak birbirine yakın ama ayrı türlerden olan hayvan gruplarında bile ölüm esnasında ‘aynı koku’ üretiliyor.Bilim adamları ölen hayvanların vücudunda oluşan ve türdeş hayvanları maktuldan uzaklaştıran kokuları ayrıştırmayı başardı. Kanada McMaster Üniversitsi bilim ekibi, ölen hayvanların vücudunda aynı türlerde benzer özellikler taşıyan bir koku oluştuğunu, bu kokuların türdeş hayvanlar için “ölüm uyarı sistemi” işlevi gördüğünü tespit etti.Kanada’daki McMaster Üniversitesi’nden bilimcilerin araştırmasına göre böcekler ve ıstakozlar gibi familya olarak birbirine yakın ama ayrı türlerden olan hayvan gruplarında bile ölüm esnasında ‘aynı koku’ üretiliyor.Yağ asitlerinin karışımından oluşan bir salgıdan yayılan koku, türdaş canlıların ölen veya ölmekte olan hayvandan uzaklaşması için bir “ölüm uyarı sistemi” işlevi görüyor.Ekip lideri David Rollo, ölen hayvanın bulunduğu yerden uzaklaşan diğer hayvanların böylece ölüme neden olan bulaşıcı hastalıktan veya düşman saldırısı tehlikesinden de uzaklamış olduğunu vurguladı.Deneyde hamam böceklerinin kullandıklarını söyleyen Rollo, bunların barınma veya saklanma için ideal bir delik bulduklarında gövdeden feromon salgılandığını, bunun da diğer böcekleri oraya çektiğini belirtti.Gözlem sırasında bu böceklerin ölmüş türdaşlarının olduğu yerden kaçtıklarını farkeden ekip, ölü hamam böceklerinin vücutlarından sıvı alarak analiz etti. Daha sonra laboratuarda çoğaltılan bu sıvı belirli bölgelere sürülerek böceklerin tepkisi gözlendi.Rollo, “ölüm kokusu” yayan bu sıvının bulunduğu noktalara deneydeki hiç bir hamam böceğinin yaklaşmadığının gözlendiğini açıkladı.Araştırma ekibi, bu koku yayma özelliğinin 400 milyon yıl önce evrilmeye başlayan bir özellik olduğunu ve soyların devamına yardım ettiğini berlitiyor.

                                                   MİLLİYET

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/9/2009 - MARTIN HEDIEGGER:

Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri olarak bilinen Alman filozof. 26 eylül 1889'da Baden eyaletinde doğdu. Çocukluğundan itibaren dine ve felsefeye eğilimli biri olarak yetişti. Felsefi çalışmalarıyla olduğu kadar, yaşamı ve çeşitli dönemlerde sergilediği politik tutumlarıyla da tartışma konusu oldu. Felsefi yetkinliği ve önemi yadsınamazken politik konumları dolayısıyla sürekli sorunlu bir ilişkinin taşıyıcısı oldu ve bu durum çoğu zaman felsefi çalışmalarının tam olarak değerlendirilmesini gölgeledi.

    Freiburg Üniversitesi'nde Katolik ilahiyati ve Hiristiyan felsefesi okudu ve 1914 yılında ilk çalışması ve doktora tezi, "Psikolojide Yargı Kuramı" ile dikkat çekmeye başladı. 1923'te Marburg Üniversitesi'nde profesör oldu. 1927 yılında " Varlık ve Zaman " yayımlandı ve yayımlanışından itibaren yalnızca varoluşçu felsefe açısından değil, 20.yüzyıldaki bir bütün felsefe tartışmaları bağlamında bir şekilde etkili oldu. Heidegger burada, bütün bir Batı Felsefesi geleneğini metafizik olmakla eleştirdi, ki sonrasında postmodern felsefe bu argümanı başka düzlemelerde yeniden değerlendirecektir.

     1933 yılından itibaren Naziler'in iktidara gelmesiyle birlikte Heidegger Nazilere katıldı. Bu dönemde Freiburg Üniversitesinde rektör oldu. Heidegger'in bu dönem boyunca izlediği politika her zaman tartışma konusu olmuş ve onun çalışmalarının değerlendirilmesine gölgeler düşürmüştür. Nazilere katıldığı gerekçesiyle 1945'te üniversiteden uzaklaştırıldı ama sonra 1952'de yeniden üniversiteye dönebildi. Daha sonra yanlış yaptığını söylemesi de üzerine düşen gölgelerin sona ermesini sağlamamıştır, ancak bununla birlikte onun teorik çalışmalarının değeri her zaman kendini buna rağmen korumuş ve felsefe açısından önemli yerini muhafaza etmiştir.

Felsefesi :

Heidegger'in felsefi çalışmalarında hocası Edmund Husserl'in ve fenomenoloji felsefesinin etkileri açıkca görülür. Buna bağlı olarak felsefe-dışı sayılan pek çok kavramı felsefeye taşıdı ve varoluşçu felsefecilerde (örneğin Kierkegaard'ın korku, umutsuzluk, kaygı vb. kavramlarla yaptığı gibi) görülen tarzda analizlere yöneldi ve bunları derinleştirdi.Kaygı, sıkıntı, merak, ölüm, korku gibi terimleri felsefe düzlemine taşıdı. Fenomenolojiyi Varlık sorunu bağlamında yeniden yorumladı ve kullandı. Heidegger'in Husserl etkisi ile kendine özgü bir varoluşçu felsefe oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz.

Heidegger'ın varoluşçu düşüncesine göre, insan bu dünyaya öylece bırakılmıştır. Bu bırakılmışlık fikri birkaç yönden varoluşçu felsefenin temel argümanlarını sürdürür ve derinleştirir. Varoluşa bırakılmışlığı ile insan kendi varlık'ını oluşturma özgürlüğüne zorunlu olarak bırakılmıştir aslında. Ama başlangıçta, bırakılışın kendisi bir özgürlük yokluğudur -sondaki ölümün kaçınılamazlığı gibi.

İnsan, varoluşun ortasına öylece, orada-bir-varlık-olarak ( Dasein ) atılmıştır. Bu bir tercih ya da seçimin sonucu değildir. Ve insan, bu bırakılmışlık içinde tercihler ve seçimleriyle kendi yaşamını ileriye dogru kurar. Burada zorunlu bir özgürlük deneyimi sözkonusudur. İnsan kendi varlığını gerçekleştirmek üzere sürekli seçimler ve tercihler yapmak durumundadır, yani özgürlüğünü gerçekleştirmek zorundadır. Ölüme kadar. Heidegger'in felsefesinde ölüm fikri, bu bakımdan önemli bir yer tutar. İnsan, bırakılmışlığında ölüme yazgılıdır ve varoluşunu buna göre gerçekleştirmelidir.

Heidegger ayrıca, genel anlamda söylenecek olursa, teknik'in gelişimiyle birlikte şekillenen dünyanın eleştirisini yapmaya yönelmiştir ve modern dünyada buna karşı düsüncenin görevlerini belirlemeye calışmıştır. " Varlık sorusu ", onun tüm felsefi çalışmalarinin özü ve özetidir. Bu çalışma varlık'ın unutulmusluğuna yapılan bir itirazla başlar ve devam eder. Kant, Hegel ve Husserl'den etkilendiğini belirtmenin yanı sıra, Nietzsche ile girdiği eleştirel ilişkinin de belirtilmesi gerekir. Heidegger, yapısalcılığa benzer ama başka bağlamlarda Dil konusunu felsefeye temel bir kategori olarak sokmuştur. Onun bütün felsefi kategorileri dil dolayımıyla işlerlik kazanır.

"Dil Varlık'ın evidir", der Heidegger.

Sartre ve Camus başta olmak üzere varoluşçu felsefeciler ve ayrıca yapısalcılık ve varlık felsefesi gibi diğer felsefe akımları da çalışmalarında onunla açık ya da örtük diyalog halinde olmuşlardır. Daha sonra çalışmaları, özellikle dil dolayımlı analizleri ve felsefenin metafizik olarak eleştirisi mantığı, postmodern felsefenin gelişiminde önemli köşe taşları olacaktır.

Heidegger, 1937 yılında yazdığı bir mektupta: “beni asıl ilgilendiren sorun,insanın varlığı sorunu değil beni asıl ilgilendiren sorun varlık sorunudur. Bütünüyle ve olduğu gibi varlık...” der.

Oysa insandan varlığa geçmek için yaptığı araştırmalar insanda takılıp kalır. Ana yapıtı “Varlık ve Zaman” , varlığa ulaşamadan insanı araştırır. Heidegger’in asıl amacı olan varlık araştırmaları, ulaşılamamış bir amaç olarak kalır. Yazdıkları ile felsefe tarihinde varoluşçular arasında yer alır.

Heidegger’in korku, kaygı, kuşku konuları üzerindeki düşünceleri yığına karşı çıkışı, yalnızlık üzerinde özellikle duruşu bakımından Kierkegaard’a bağlılığı öylesine büyüktür ki düşüncelerini birbirinden ayırmak bile güçtür.

Heidegger’e göre dünya da gördüğümüz taş ,toprak, kalem, kağıt gibi şeyler varlığın kendisi değildir. Bunlar varolanlardır. Varolanlardan kalkarak “varlık” a ulaşmamız gerekir. Varolandan varlığa ulaşmanın tek yolu insandır. İnsan bir yönüyle taş, toprak gibi bir varolandır. Ama ayrı bir özelliği vardır: kendi üstüne düşünebilir. Kendisi de bir varolan olduğundan, kendisinden kalkarak varlığın gizini yakalayabilir, varlığı ancak insan anlar. Varlık, insan da kendini açar. Heidegger de insan, varlığa erişmek için bir araçtır. Oysa Ja spers gibi varoluşçulara göre “varlık”, insan varlığından başka bir şey değildir. Heideggerin kendisini varoluşçu saymaması bundandır.

Heidegger’e göre insan için 2 tür yaşam olanağı vardır:

1-“Onlar Alanı”n da yaşamak.

Bu yaşam, insanın toplumsal yaşamıdır. Burada insan, kendi kendisi değildir. Bir çalkantı içinde yiter gider. “onlar alanı”, insanı törpüler, kişiliğini siler. Bu yaşamın en üst basamağında bulunan bilimler, felsefeler ve dinler de insana yalan söylemektedirler. En tepedeki din, insanı insandan saklamak için uydurulmuştur. insan bu aldatmacalardan kurtulur kurtulmaz, evrende tek başına olduğunun bilincine varır. Evrene atılmıştır. Evrenin ne olduğunu bilemez karanlıklarla çevrilidir. İçinde tasa vardır. Tasa ve iç daralması, varlığa erişmek için bir ip ucudur. İç daralmasında insan, yokluğu ve yokluktan ayrılan varlığı kavrar. Her an yokluğa gidebileceğini duyar.

2-“Kararlı yaşam”:

Her yanı karanlıklarla kaplı dünyada insan, yaşamını kendi eline almalıdır. Kendi yazgısını kendi çizmeli yapacaklarına kendi karar vermelidir. Heidegger’e göre filozoflar varlığı usa vurma ile anlamaya çalışır, sonunda kup kuru soyutlamalara varırlar. Oysa anlamak, yapmaktır. Kendini tanımak, kendini eylemde ölçmektir. İnsan, kendi kararlarını uygulayarak kendini ölçer. Kendi yazgısını kahramanca eline alan insan, hiçliğin, dünyanın ve kendi kendisinin üstüne çıkar. İnsan, dünyaya anlam ve gerçeklik vererek, onun karışıklığını düzenler. Bu açıdan insan, dünyanın yapıcısıdır.

İnsan, olmuş, bitmiş bir varlık değildir. Zaman içinde açılan bir olanaktır. İnsanın içinde bulunduğu durumla gelecekte olabileceği durum arasındaki gerginlik iç daralması doğurur. İç daralması geçici bir durum değildir. Varlığın kendisindendir.

Heidegger’e göre her şey insan içindir. Bitkiler ,hayvanlar ve tüm dünya insan içindir. Ahlak ya da doğrulukta insan içindir, insan göredir genel doğru yoktur.

                                                                    ALINTI

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/9/2009 - NICHOLAI TESLA:

E lektrik teknolojisine ilişkin çalışmaları sürekli göz ardı edildi. O, göz kamaştıran bir zekânın sahibi olmakla birlikte, Edison'un gerisinde kalmış adsız bir kahramandı. Uzun boyu, zayıf bedeni ve seçkin tavırlarıyla iğneyle kuyu kazan bir adam. Ancak, bilinen işçilerden çok farklı olduğu ilk bakışta seçilebiliyordu. Geçmişiyle yaşadıkları birbiriyle bağdaşmıyordu. Bir Hırvat rahibin oğlu olarak dünyaya gelen bu kişi, elinde mühendislik diplomasıyla, umutlarını gerçekleştirmek için 1884'te ABD'ye göç etmiş; ama, iki kat iş ve aldatmacayla karşılaşmıştı. Dişini tırnağına takıp çalıştığı o zor günler 3 yıl sürmüştü.

 

Nikola Tesla, birkaç ay içinde kendini, dünyayı dönüştürecek teknolojik devrimin merkezinde buldu. O, parlak bilimsel zekâsını mühendislik yeteneğiyle birleştirerek, ışığın milyonlara ulaşmasını sağlayan kişi olarak tarihe geçti. Keşifleri Faraday'ınkilerle aynı düzeydeydi ve başarılarının çağımıza etkileri ise, Edison'u bile geride bırakacak düzeyde. Öyle ki, günümüzde pek çok araştırmaya esin kaynağı olması nedeniyle "Çağdaş Prometheus" diye adlandırılıyor. Tüm bunlara rağmen, çok az kişi Tesla'nın kim olduğunu biliyor.

Onun öyküsü, pek çok başarıya imza atan, yalnız başına ölmek zorunda kalan, sade yaşamı mum ışığı gibi sönen bir bilim adamının trajedisi.Anlatılanlara göre, annesi her günkü gibi çalışmaya giderken,
Hırvatistan'ın küçük köyü Smiljan'da şiddetli bir fırtına patlak vermişti. 10 Temmuz 1856 gününün gece yarısı, köye şiddetli bir yıldırımın düştüğü sırada Tesla dünyaya geldi. Ebe, eline aldığı bebeği dışarı çıkararak şöyle demişti: "Nikola, fırtınanın oğlu olacak." Tesla, doğum hikâyesine uygun bir biçimde, çok küçük yaşlardan itibaren elektrikle ilgilenmeye başladı. Gençlik yıllarında bu tutkusunu akademik alana taşıdı ve Avusturya'da, Graz Teknik Üniversitesi'nin mühendislik bölümüne girdi. rnrnBurada, en önemli buluşlarına ilham kaynaklığı edecek bir elektrik cihazıyla karşılaştı. "Gram dinamosu" olarak bilinen bu cihaz, manyetik alan içinde sarılı teller yardımıyla bir motor gibi çalı-şıyordu. Aynı zamanda, elektrik akımından doğan hareketle jeneratör görevi de üstleniyordu. 22 yaşındaki Tesla, profesörlerine dinamoların yetersiz tasarımlarını kökten değiştirebileceğini söyledi. 4 yıl sonra da bu isteğini gerçekleştirdi ve iki "alternatif akımlı" (AC), motora gücünü vermek için döner manyetik alan yaratan dahiyane tasarımını gerçekleştirdi. Yüksek verimli bu yeni "AC indüksiyon motoru"nu sergilemek arzusuyla yanan bilim adamı, "Continental Edison"da çalışabilmek için Paris'e taşındı. Şirket, Edison'un teknolojik imparatorluğunun Avrupa'daki ayağıydı. Orada buluşunun gücünü kanıtlayabilir ve icat ettiği indüksiyon motoru, Edison'un şirketinin Strasbourg'da imzalayacağı prestijli ışıklandırma anlaşmasını tamamlamasına yardımcı olabilirdi. Sonunda amacına ulaştı ve 1884'te, Edison'dan kendilerine katılması için bir çağrı aldı. İlk bakışta, bu gelişme Tesla için cennetin kapılarının açılmasıyla eşdeğerdi: Edison güçlü bir pratik zekâya ve ticari öngörüye sahipti. Ancak, teorilere yönelik ne sabrı ne de anlama yeteneği vardı. Teslay'a göreyse, yeni keşifler için, fizik yasalarının derin bir şekilde incelenmesi gerekliydi. Bu iki farklı mizaç bir araya gelebilir miydi? Sonuçlara bakıldığında sorunun yanıtı kolayca görülüyor. Kısa bir süre sonra azılı birer düşmana dönüşeceklerdi. Aslında her iki taraf da suçlanabilir. Edison, kendi buluşu olan elektrik ampulü üzerinde odaklanmış ve bunu geliştirmesi için de Tesla'ya büyük rakamlarda paralar vaat etmişti. Tesla bu teklifi kabul etti, Edison'un istediği gibi buluşu geliştirdi; ama, kendisine söz verilen primleri alamadı. Öte yanda, Edison'un büyük yatırım yaptığı ışıklandırma teknolojisini Tesla'nın sırtına dayayıp, sonra onu yarı yolda bırakacağı açıktı. Tesla, aslında sonucu bile bile lades demişti. Bu değer bilmezlik karşısında, 1887 yılında Edison'un şirketi için çalışmama kararı aldı ve canını dişine takmaktan vazgeçti. Bu aynı zamanda "Akımlar Savaşı"nın da başlangıcıydı.

Çalışmasına ara verdiği bir sırada, ustabaşına, fikir ve projelerini tek başına geliştirmesine izin verilmesi halinde, elektrikle nasıl harikalar yaratabileceğine ilişkin hikâyeler anlattı. Ustabaşı, yeni yatırım olanakları üstünde duran bir kişinin varlığından bahsetti ve hemen bir toplantı ayarladılar. Birkaç ay içinde şansı dönmeye başladı. Tesla Elektrik Şirketi adı altında kendi şirketini kurdu ve alternatif akıma dayalı yeni elektrik teknolojisinin tüm gereklerini karşılayan anahtar buluşların patentlerini alma yarışına girdi. Tesla'nın büyük atağı, tam da Edison'un doğru akıma dayanan teknolojisinde yaşadığı sıkıntılı döneme denk geldi. Doğru akım, basitliğine karşın çok önemli bir kusura sahipti. Görece olarak daha düşük voltaj üretiyor ve tel üzerinde yol alan akım, yaklaşık 800 m. sonra gücünü yitiriyordu. Bu nedenle Edison, voltajı 100 volta yükseltmek için her 900 metrede bir güç istasyonu kurmak zorunda kalıyordu.

Tesla'nın AC teknolojisinde bu tür sorunlar yaşanmıyordu. 300.000 volt ve üzerine çıkabilen AC trans-formatörleri, büyük miktarlardaki elektrik kuvvetinin kilometrelerce uzağa taşınmasına olanak tanıyor ve diğer tranformatörler de, kuvveti aynı seviyede tutuyordu. Böylece kuvvet kaybı yaşanmıyordu. rnrnAC sisteminin belirgin üstünlüğüne rağmen, Edison'un doğru akım üzerine yaptığı yatırımlar, Tesla'nın sistemi karşısında çabuk pes etmeyeceğinin göstergesiydi. Akımlar Savaşı 1888'de alevlendiğinde, meydana yeni bir rakip daha çıktı: Edison'un bir başka azılı düşmanı sanayici George Westinghouse...Ancak, teknolojik yetersizliğini kapatabilmek için ilk kanı Edison dökmüştü. İlk işi, yüksek voltajlı alternatif akımı karalama kampanyası başlatmak oldu. O dönemlerde sokaklardaki kedi ve köpekler, Westinghouse'un geliştirdiği alternatif akım kullanan metal çubuklarla, elektrik verilerek öldürülüyordu. Ayrıca New York eyaleti yeni bir idam cezası yöntemi bulmuştu: elektrikli sandalye. Bunda da alternatif akım kullanılıyordu.

Edison, kamuoyuna AC'nin kötü amaçlarla kullanıldığı ve olumsuz bir gelişme olduğu izlenimini vermeye çalışıyordu. Westinghouse ise, buna misilleme olarak Edison'un doğru akımının bir bifteğin tek tarafını 100 saniyede pişirebileceğini kanıtladı. Bu bir strateji ustalığıydı. Ancak, 6 Ağustos 1890'da bir katilin idamında kullanılan elektrikli sandalyenin etkisini unutturamadı. Tesla ve ışık topunun gizemi. Tesla'nın elektrik ve ışık konusundaki başarılarından söz edip bir konuyu göz ardı etmek, ona haksızlık olur: ışık toplarının kökeni. Yıldırım düşmesi sırasında yerden sıçrayan ışık toplarının tartışması 200 yıldır sürüyor. 30 cm. çapında ve güç sağlayıcısı olmadan 100 watt'lık bir ampulün gücünde ışık yayan küçük toplar. Bu, genellikle yıldırımlara bağlanıyor, ancak, nadiren ışığın yansıması şeklinde de açıklanıyor.

Teoriyi ileri sürenler, herhangi bir sıcaklık yaymadığını ileri sürüyorlar. Oysaki, bu ışık toplarının camı erittiğine ilişkin raporlar var. Tesla, benzeri çelişkiler yığınıyla ilgilenmeye 1899 yılında, Colorado'daki elektrik laboratuvarında başladı. Özel olarak tasarlanmış cihazlarıyla, doğal yıldırımda meydana gelen 100 milyon voltluk elektriği üretebiliyordu. Tesla, ürettiği bu yüksek voltajlı elektriğe rağmen ışık toplarını oluşturmayı başaramamıştı. Ancak, tahta malzemeler gibi organik maddelerle temas halinde ortaya çıkan elektrik boşalmasını gözlerken sonuca ulaştı. Yıldırım, bu tür maddelere çarptığında onları buharlaştırıyor, bir sıcaklık yaratıyor, elektrik yüklü madde de toprak zemin üzerinde süzülüyordu. Her zaman olduğu gibi, bu kez de düşüncelerinde haklıydı. Ancak, bu keşfi zaman içinde unutuldu. 2000 yılının şubat ayında, Yeni Zelandalı bilim adamları, bu tür ilginç bilimsel deneyleri gerçekleştirdiler. Bunlardan biri de ışık toplarıydı. Ve Tesla'nın çok önceleri açıkladığı gibi, bu toplar yıldırımın maddeyi buharlaştırması sonucu doğu-yordu. rn rnWestinghouse, medyadaki olumsuz imajı delmek için bir kumar oynamaya karar verdi. Tesla'nın alternatif akımını kullanarak yüzlerce madencinin hayatını kurtaracaktı. Colorado'daki "The Gold King" madeni, ekonomik olmadığı gerekçesiyle kapatılma tehdidi altındaydı. Herkes, madenin yakınındaki bir nehirden ucuz
hidroelektrik enerjisinin sağlanabileceğini ve bunun da madenin kapanmasını engelleyebileceğini biliyordu. Ancak nehir 3,5 km. uzaklıktaydı. Yani, Edison'un doğru akım teknolojisi bu konuda yeterli olmayacaktı. Westinghouse, alternatif akım sisteminin bunu başarabileceğini kabul ettirdi ve 1891 yılında, Tesla'nın endüstriyel desteği madene elektrik taşıdı. Edison karşısındaki bu başarıdan sonra, Westinghouse ikinci planını hazırladı.

Chicago'da 1893'te yapılacak Dünya Fuarı'nın ışıklandırma anlaşmasını imzaladı. Tesla, izleyenlerin şaşkın bakışları arasında vücudundan güvenli bir şekilde geçen alternatif akımla parmaklarının ucundaki elektrik ampullerini yakınca, ikinci zafer de perçinlenmiş oldu. Edison, doğru akımın gözden düşmesiyle, bu konudaki rekabeti durdurdu ve başka ilgi alanlarına yöneldi. Şirketi, Tesla'nın AC teknolojisini elde etmek için Westinghouse'la anlaşma imzaladı. İki eski düşman kuruluş,
Niyagara Şelalesi'nin hidroelektrik enerjisinden yararlanmak için birlikte çalışmaya karar verdi. rnrn1895 yılında güç istasyonunun açılmasıyla "Akımlar Savaşı'na son nokta kondu. Tabii ki Tesla'nın kesin zaferiyle. Ancak, bir türlü istediği hakkı alamıyordu. Şimdi de Westinghouse şirketi onun sırtından geçiniyor ve milyonlarca dolar kazanıyordu. Ve bir kez daha araştırmaları için gerekli parayı elde edememişti.

Bu nedenle, elektromanyetizma gücünden yararlanma konusundaki amaçlarını gerçekleştirememişti. Tesla, 1890'ların başında pek çok ilginç keşfe daha imza atmıştı. Dünya Fuarı'ndaki gösterisi bunlardan sadece biriydi. Bu keşifler arasında,
floresangaz lambası, X-ışınlarıyla deneyler, radyonun keşfinden çok önce radyo dalgalarıyla ilgili (ABD Yüksek Mahkemesi 1943 yılında radyonun Marconi değil Tesla tarafından keşfedildiğini açıkladı) araştırmalar bulunuyor. Ama aralarında en önemlisi, yüksek frekansta elektrik akımı üretmesine olanak tanıyan ve "Tesla bobini" diye anılan buluşuydu.

Tesla, alternatif akım elektriğinin ilginç özelliklerini keşfetmişti. Yüksek frekanslı AC, "yüzey etkisi" denilen özelliği nedeniyle, tellerin sadece dış yüzeylerinde yol alıyordu. Dünya Fuarı'nda vücuduna sardığı tellerden geçen yüksek voltajlı AC'nin kendisine zarar vermemesinin nedeni buydu. Dahası, Tesla bobini, radyo ve
TV yayınlarının kapısını da araladı. Yine şaşırtıcı çalışmalarından bir başkası da, havada elektrik kuvvetinin iletilmesini incelediği deneydi. Colorado'daki laboratuvarda, yüksek frekanslı elektromanyetik alan oluşturmak için devasa bir bobin inşa etti. Ve 40 km. uzaklıktaki 200 ampulü yakmak için 10.000 watt gücündeki elektriği hava yoluyla göndermeyi başardı.

Tesla, elektrik kuvvetini tüm dünyaya taşıyabilmesini sağlayacak çığırı açan tarihi bir buluş gerçekleştirdiğinin farkındaydı. Ancak, bunu kanıtlayabilmesi için paraya ihtiyacı vardı. 1900 yılında, ünlü sermayedar John Piermont Morgan'ın desteğini arkasına aldı ve patentlerinin kontrolünü elde etme imkânı sağladı.rnrnAma, yine maddi çıkarların kurbanı olmuştu. Morgan, AC teknolojisini kullanan elektrik şirketleriyle büyük yatırım ortaklıklarına girişmiş; Tesla'nın yeni telsiz güç sistemini hayata geçirmesine olanak tanımamıştı. Morgan, dört yıl boyunca dahiye para ödedikten sonra projeden mali desteğini çekti. Böylece, Tesla'nın telsiz güç rüyası da suya düştü.

0 yaşındayken, parasız ve işsiz bir durumda en başa döndü. İlerleyen yıllarda, otel odalarında yalnız başına yaşayan Tesla'nın durumu acınacak haldeydi. 5 ya da 8 Ocak
1943'te geçirdiği kalp krizi sonucunda, New York Oteli'nde hayatını kaybetti. Belki de, Edison'la o amansız yarışa girmeseydi, şimdi büyük buluşlar anıtındaki yerini alabilirdi. Onun yerine, adı sadece manyetik alanları ölçmekte kullanılan birime verildi: "tesla". Bu, insanlığa büyük bir armağan sunan Prometheus gibi, ışığı günlük yaşama taşıyan Tesla'nın tek tesellisi.

                                                                                                                          ALINTI

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Ben DarthVader.YenidenDoğan.. Işıkta ölüp karanlıkta yeniden doğdum.Hem efendiyim, hemde köle..hem sıradanım hemde sıradışı. Yolda yürüken yanınızdan geçene iyi bakın, belki benimdir, yada çok yakın bir arkadaşınız..belki sevgiliniz yada oğlunuzumdur kimbilir..sadece unutmayın gölgeler benim daimi mekanımdır. Aydınlıkta karanlıkta birdir benim için, gecenin karanlığında olduğu kadar gündüzün en parlak ışıkları altındada rahatça ilerleyebilirim. O ayırımı yapanlarada sadece gülerim..ne kadar aptal o

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

uygarradikal
Blogcu Yardım
mesale
haspinar
carmencafe
Aslı Aykaya
isis osiris
violet271
evoironi
araf21
gülnaz hasköy
benyagmurum
koyugri
cupcakes
caelo
serpilsahin
butterfly86
sworntothedark
40ayak
yakamoz1649
rojbinrojanu
blackangels3
violet0808
araftabirkapi
masalvehikaye
bidunyahobi
sokakizi
narcissous
drsaglik
batkan
oral62
oycaptainmycaptain