karanlığın 1001 yüzü

16/11/2009 - Yer ve Yer Altı

"Yukarıda Mavi Gök,
Aşağıda Yağız Yer Yaratıldığında,..."


Göktürk Yazıtları

1. TÜRKLERDE, "YERE", "KARA" VE "KARAYER" ANLAYIŞLARI

"Yer" sözü, eski Türkçede de tıpkı Avrupa dillerinde olduğu gibi, toprak, bölge, dünya yuvarlağı ile yeryüzü anlamına gelirdi. Çin'deki "Ti" sözü de, "Yer" in ifade ettiği bütün anlamları kendinde toplardı. Yer, maddî yönü ile bir topraktı. Anadolu Türklerinin deyimi ile "Kara toprak". Bizi besleyen, ama sonunda da, yine bizi sinesinde saracak olan toprak. Bu sebeple eski Türkler "mezara" da "yerçün" yani "yerci" demişlerdi. "yere batmak", "yere bat!" yani "Kaybolmak", "yok ol" sözleri de, hep bu büyük sonla ilgili deyimlerdi.

Yer sözünün ikinci anlamı da arazî, toprak, bölge, diyar, memleket, kara ve nihayet, yer dediğimiz şeylerdi. Fransızlar buna "la terre", Almanlar "das Land" derler. Eski Türkçede bu deyimin içtimaî anlamları da vardı. Eski Türkler zaman zaman "Yurt, il ve vatana" da yer derlerdi. Onlara göre "hemşehri", bir yerdeş idi. Yerli ve yurtdaş da, bu eski deyimin nihayet bir devamından başka bir şey değildi. Su ile ilgisi olmayan toprak parçalarına, bugün niçin "kara" dediğimiz üzerinde durmayacağız. Ama sunu da söyleyelim ki, yalnız biz de değil; Orta Asya ve Sibirya Türklerinde bile, yere hep "kara yer" denirdi. Yere, kara denmesi de, yalnızca Anadolu'da başlamış değildir. Orta Asyalı çok eski bir Türk sairi söyle diyor

"Ediz arştın, altın karağa tegi"

"En yüksekteki gökten, en aşağıdaki yere kadar".

Göğün özelliği yücelik (edizlik), yerin ise aşağılık, en altlık, (altın) idi. Bu suretle kâinatta "dikine olarak iki uç" vardı. "Yukarıda gök ve aşağıda ise kara", yani yer vardı. Bu örneklerden de açık olarak görebiliyoruz ki, eski Türkler yere, yalnızca "kara" demekle de yetinebiliyorlardı. Yerin rengi üzerinde, diğer bölümlerimizde duracağız. yalnız, yere "kara" diyerek geçen Karacaoglan'ın su şiirini de almadan geçemeyeceğiz:

Evvel sen de yücelerden uçardın, Simdi enginlere indin mi gönül? Derya, deniz, dağ, taş demez geçerdin, Karada menzilin, adin mi gönül?"  
Yerin de tabiî olarak türlü türlü çeşitleri vardı. Eski Türkçede, türlü yerler için, çeşit çeşit deyimler söylenirdi. Ağaçsız yerlere, "ak yer", çöllere "çölig yer", ormanlık bölgelere de "bükli yer" v.s. denirdi. Bugün Anadolu'da''da, küçük orman parçalarına "bük" denir. Eski Türkler, kılavuzlara da "yerdi" demişlerdi. Çünkü kılavuz, yeri ve bölgeyi tanıyan, yol açan ve yer hakkında bilgi veren bir kimse idi. Savaşçı Türklerde "Kılavuzluk", çok önemli bir meslekti.

2. "TÜRK YERİNİ VE SUYUNU", RUHLAR İLE TANRI KORUYOR

"Kutsal yerler ile bölgeler" de, Türk düşünce tarihinin en önemli kısımlarını teşkil ederler. Türklere göre bazı yerler, Kâbe toprağı gibi kutsal yerlerdi. Türklerin düşünce düzenine göre bu yerler, yalnızca coğrafya anlamında bir bölge değil idiler. Bu yerlerin yeri v suyu, kutsal ruhlar tarafından temsil ediliyor ve korunuyordu. Bugünkü Türkçemizde, "yer" dendiği zaman, toprağı ve içinde akan suları ile birlikte, bir arazi parçası hatırımıza gelir. Bu anlayış. Eski Türklerde de vardı. Fakat yer, "toprak" anlamında kullanılınca, o zaman durum değişiyordu. Çünkü yer, yani toprak ayrı; sular ise, ayrı kutsallıklara sahip idiler. "Yeri ve suyu koruyan ruhlar" da, yine ayrı ruhlar idiler. Bu sebeple eski Türk yazıtları, Türk milletinin bir yere konduklarını söylemek isterlerken, "o yerin, yerine suyun kondular", seklinde bir afade kullanırlardı. Meselâ ayni anlama gelen, "Yerin-gerü, subingaru konadı" deyimi, bunun en açık bir örneğidir. "Yerin, yani toprak ile suyun ruhları, yalnız kendine konan Türk milletinin koruyucu melekleri değil; Türk milletini idare eden Türk kağanlarının da basari ve kut vericileri idiler".

"Yer bütünü ile, tıpkı gök gibi, kutsal ve ayrı bir bütündü. Yerde, Türk milletinin töresi ve içtimaî düzeni, yer ile göğün isteğine göre kurulmuştu. Devlet içinde bir karışıklık veya bir isyanın meydana gelmesi, yer ile göğün isteğine aykırı idi". Bu sebeple Türk Kağanları, isyan eden âsileri mızraktan geçirdiklerini söylerler iken, bunun "yer ile gök tarafından emredildiğini" söylemeği de ihmal etmezlerdi. Meşhur Uygur hükûmdari Bayançur Kağan, bu isyanları nasıl bastırdığını anlatırken söyle diyordu:

"Kulum, künim budunig, Tengri Yir ayu birti, anda sançdim!": "Kölem ve cariyem olan bu budunu, Gök ile Yer emrettigi için, orada mızrakladım!". Kuzey Altaylarda oturan Türklerin efsane ve masallarında da böyle deyimlere rastlayabiliyoruz. Meselâ iki savaşçı karsılaşınca birbirlerine: "Ne göğe ve ne de yere dua et!" derlerdi. Yani bununla da "Seni, benim elimden hiç kimse kurtaramaz", demek isterlerdi. Bu metinlerde yer ile gök, tıpkı kutsal birer es gibi görünürlerdi.

"Gök ile yerin düzeni", devlet ile içtimaî hayat düzeninin de bir sembolü gibi idi. Onlara göre, "Gökle yer bir düzen içinde bulunurlarsa, budun ve devlet de, düzen ve asayiş içinde yaşardı". Bilge Kağan''in yazıtında, Dokuz Oğuz kavminin kendi budunu olduğundan bahsediliyor ve "Tengri yir bulgakin üçün", yani "Gökle yerin karışması sebebi ile" kendilerine düşman olduğundan söz açılıyordu. Yerle gök niçin karışmıştır ve bunun için de, kendi budunu olan Dokuz Oğuz kavmi, Bilge Kağan''a niçin düşman olmuştur" Tabiî olarak, bunun izahı güçtür.

3. YERLE GÖK, BERABER YARATILDI

 "Eski Türkler yerin de, Gökle birlikte yaratılmış olduğuna inanırlardı":  
"Gökle ilgili bölümümüzde, gerçek ve sonsuz gökten başka, dünyayı bir kubbe gibi kaplayan maddî bir göğün varlığından da söz açmıştık. Göktürk yazıtlarında, "Yukarıda mavi gök ve aşağıda yağız yer yaratıldığı zaman" seklinde söylenen meşhur giriş, hafızamızdadır. Az önce Kutadgu Bilig''den aldığımız bir şiir de, yine buna benzer bir ifade görmüştük. Kutadgu-Bilig elbetteki, kuvvetli bir şekilde, İslâmiyet'in tesirleri altına girmişti. Buna rağmen, eski Türk dilinde ve edebiyatında kullanılan deyimler kaybolmamış ve o çağda da devam ede gelmişti. Meselâ Göktürk yazıtları göğün yüksekliği için "Üze" sıfatını kullanırlardı. Kutadgu-Bilig de ise, bu sıfatın yerine, yine ayni anlamdaki "Ediz" sözü geçmişti. Göktürkler, yerin kainattaki yerini göstermek için "asra" deyimini kullanıyorlardı. Eski Türkçede as sözü, "aşağı" demektir. Göktürkler, yere asra (= as-ra) demekle de, aşağıya doğru bir yön göstermiş oluyorlardı. Türkçedeki asra sözünün manasını daha iyi anlayabilmek için, buna örnek olarak başka bir deyimi de gösterelim. Meselâ eski ve yeni Türkçede song, yani "son" sözü; sonu, yani belirli ve tayin edilmiş bir son ucu (terminus) gösteriyordu. Son sözüne bir yön eki takarak, sonra (= son-ra) dediğimiz zaman, durum değişiyor ve söz, kendi kendine iki ayrı anlam ifade etmeğe başlıyordu. Bu anlamlardan birincisi, sona doğru bir gidiştir; diğeri de son denen noktadan, sonsuzluğa kadar uzanan bir mesafedir. Kanaatimize göre Göktürkler, "asra yağız yir" derler iken, yalnızca "aşağıda yağız yer" demiyorlardı. Yeryüzünde, karanlık sonsuzluklara kadar gider "yer ve yer altı dünyası" da, bu anlamın içine giriyordu.  
Kutadgu-Bilig''in İslâmiyet'in tesirleri altına girdiği bir gerçekti. Fakat şimdiye kadar, "bu eser Iran edebiyatının tesirleri altına girmiştir", denmiştir de; kelimeler, deyimler ve cümleler bakımından eski Türk dilini ve edebiyatını devam ettirmiştir, denmemiştir. Bir edebiyatın en kuvvetli silâhı, kendi dilidir. Eski dilini kaybetmemiş bir edebiyat, nasıl oluyor da, Iran edebiyatının bir kopyası sayılıyordu? İşte anlaşılmayan nokta bu idi. Kutadgu-Bilig''den, yerle göğü yaratan için söylenmiş iki cümle alalım:

1. "Yerin, kökni yaratgan": "Yeri, göğü yaratan!"

2. "Yerli, kökli yaratgan": "(Kâinatı), yerli, göklü, yaratan",

Şüphesiz ki bu her iki cümle de, İslâmiyet'in tesiri altında olarak söylenmişti. Fakat bu sözlerin, Türkçe bakımından olduğu kadar, mana itibari ile de, Müslüman olmayan Göktürk yazıtlarından bir farkı yoktu. Bunun nedeni de, eski Türk dini ile İslâmiyet arasında, büyük farkların bulunmasından ileri geliyordu. 

4. ÇÖKEN VE BATAN MADDİ DÜNYA

Eski Türkçedeki "yer" sözü, yeni Türkçede olduğu gibi, "dünya" anlamına da geliyordu. Meselâ su eski Türkçe metinde "şafağın söküşü ve günesin doğusu ile dünyanın nasıl aydınlandığı", söyle anlatılıyordu. "Şafak söktü, dünya aydınlandı; gün doğunca her şeyin üzeri ışık doldu". Eski ve yeni Türkçede "kati yer" dediğimiz zaman, sert toprak aklımıza gelir. Bu deyim, Avrupa dillerinde de vardır. Yerin bütün sertliğine katılığına rağmen, yerin çökmesi, bir benzetme, bir atasözü gibi de olsa, eski Türk edebiyatında az çok yer almıştır:

"Ey Türk milleti!

"Gök yıkılmasa,

"Yer çökmese,

"Seni, kim ortadan kaldırabilir?..."

Bu sözlerden de anlaşılıyor ki, göğü yıkabilen bir kabuk gibi düşünen eski Türkler, yerin de bir çatısı olduğuna inanıyorlar. En büyük felâket ve belki de "kıyamet", göğün çökmesi ve yerin de yıkılması idi.

Bu düşünce, bugünkü konuşmalarımızda da yer almıştır. Osmanlı edebiyatında bile, "büyük bir ordudan" söz açılırken, "Yer götürmez asker" denirdi. Yerin taşımayacağını söylemek sureti ile, ordunun büyüklüğünü ifade etmek isterlerdi.

Altay dağlarında oturan Türkler bile, "Bu yerding üstünde", yani "Bu yerin üstünde" derler iken, "bu dünyanın üstünde" demek isterlerdi. Altaylılar yer sözünü, yalnızca "dünya" için kullanırlarken, "Rusya" ve "Çin" gibi devlet ve ülkeleri ifade etmek için de, "Orus yeri", "Kitay yeri" demekten geri kalmazlardı.

5. YERYÜZÜ VE YERKABUĞU

"Türklere göre yeryüzü ve yer kabuğu":

Eski ve yeni Türkçemizde "yer", bir "kumaşın veya başka bir şeyin yüzü" için de söylenirdi. Meselâ eski Türkler, "yeşil yüzlü ipekli kumaş" için, "yeşil yerlig barçın" derlerdi. Eski Türklerin "Yeryüzü" için kullandıkları en önemli deyim ise, "yer kırtısı" dir. Kaşgarlı Mahmud''un sözlüğünde "kirtis" yalnızca "yer" sözü ile beraber geçerdi. Uygurlar ise, bu söze daha geniş bir anlam verirlerdi. Meselâ, "insan yüzü" ile başka şeylerin yüzüne de, "kirtis" derlerdi. Aslında ise "yer kirtisi", dünyanın dış kabuğu veya yüzü olmalıydı. Bu deyimi bugünkü Orta Asya Türk lehçeleri ile karsılaştıracak olursak, esas anlamına daha iyi anlamış oluruz. Meselâ Kırgızlar, "yerin sathına" veya "yer kabuğuna" "cerdin kirtisi" derlerdi. Saban girmemiş, yaban yerlere de "kirtistu cer", "kirtilli, kabuklu yer" adini verirlerdi. Bundan da anlaşılıyor ki, "Bir yer, sabanla çizildikten sonra, o yerin bekâreti ve orijinal kabuğu kalmıyor ve Allah'ın yarattığı yeryüzü de bozulmuş oluyordu".

Eski Türk kitaplarında, "dünyanın yüzü", yani "kirtisi" ile ilgili birçok bilgiler vardır. Bunların en önemlilerini bir araya getirerek, bu konuyu aydınlığa kavuşturmağa çalışacağız. Meselâ su şiirde yeryüzünün, altın beyazı veya grisi gibi bir renk aldığı söyleniyor:

"Ajun kirtisi boldi altun öngi,

"Yasık za'feran kildi, yakut öngi".

"Acunun yüzü oldu, altın beyazı,

"Güneş safran çıkardı, yakut beyazı!"

aşağıdaki şiirin manası ise henüz daha iyice anlaşılmamıştır. "Rumî kızı" okunması gereken bu sözü Rodlof, "Rumî kozi" diye okumuştur. Buna rağmen çıkardığı mana, ne kendisini ve ne de bizi tatmin edebilmiştir. Buradaki Rumî kızı''nin yani Rumî/eli kızının günesin bir sembolü olması çok muhtemeldir. Güneş yüzünü yere gizleyince, yani batınca; dünyanın yüzü de tıpkı bir zenci gibi kapkara oluyordu:

"Yüzin kizledi yirke, Rûmî kızı,

"Ajun kirtisi boldi, Zengi yüzi"".

"Yüzün gizledi yere, Rumeli kızı,

"Acunun yüzü oldu, tıpkı bir zenci yüzü!"

Günesin batıda batması dolayısı ile, "Rûm-eli" ile münasebete getirilmiş olması çok muhtemeldir. Eski Türkler, "gökyüzü" için de "kalig kirtisi" derlerdi. Kalig sözünün esas anlamını gökle ilgili bölümümüzde incelemiştik. Gökyüzü de zaman zaman rengini değiştiriyordu:

"Usuz yattı, saknu bin ança odug,

"Kalig kirtisi tutti, kafur odug".

 "Uykusuz yattı biraz, düşünüp ayık durdu

"Gökyüzünün rengi de kâfur rengiyle doldu!"

"Kuğu''nun beyaz rengi", temizlik, saflık ve iyiliğin sembolü idi. bu inanış, Altay mitolojisinde olduğu gibi, Avrupa ve Ön Asya ananelerinde de, pek yaygın bir halde idi. Orta Asya ve Avrupa mitolojilerine göre, "Kuğu, aslında kutsal bir kız idi. Bu kız, kuğunun beyaz tülünü üzerine giyince kuğu olur ve çıkarınca da, kız olurdu". Bize göre eski Türk şiirlerinde "kuğu kirtisi" diye geçen bu deyim, mitolojik "Kuğu tülü" ile ilgili olsa gerektir. "kuğunun beyaz tülü" ile ilgili iki eski Türk şiirini Kutadgu-Bilig''den alarak buraya koymayı faydalı görüyoruz:

"Yaklaşık koptı, kögsin köterdi yana,

"Kuğu kirdisi boldi, dünye, sana". 

"Güneş çıktı, göğsünü, (göğe) yükseltti yine,

"kuğunun benzi gibi, beyaz oldu tüm dünya!"

Sair, günesin ışıklarına büyük bir önem veriyor ve dünyanın apak olduğunu söylemek istiyor. Ayrıca kuğunun beyaz tüyünün basa giyilmesi kâfi değildi. Gönlü de böyle temiz yapmak lâzımdır diyor:

"Kuyu başka kirse kuğu kirtisi,

"Kuğu teg örüng kilgu könglin kişi!" 

"Kimin basına girse, kuğunun beyaz dişi,

"Kuğu gibi gönlünü, beyaz etsin o kişi!"

"Eski Türkler Yeryüzüne, Yer sağrısı derlerdi":

Eski Türkçede "deri"ye sağrı dendiği gibi, her şeyin yüzüne de sağrı denirdi. Yer sağrısı deyimi, tam manası ile "dünyanın kabuğu" anlamına geliyordu. Meselâ eski Türklerde, "kişi sağrısı yüz", diye bir de atasözü vardı. Sıcakla, soğukla ve türlü hava şartları ile karsı karsıya olan yüz, insan derisinin en sert ve kati olan tarafıdır. Bu sebeple gerçek deri, ancak yüz derisi idi. Bunun, başka bir anlamı da olmalidir:

"İnsan yüzü en kati derilerden biri olduğu için utanması da az olurdu" 

6. TÜRKLER VE "YERİN RENGİ"

Bundan önceki bölümlerimizde yere yalnızca "kara" dendiği söylenmiş ve bununla ilgili olarak, Orta Asya ve Anadolu edebiyatından örnekler vermiştik. "Kara toprak" deyimi, Osmanlılarda olduğu kadar Kırgız Türklerinin edebiyatında ve Çağatay lehçesinde de çok yaygındır. Özbekler, buna "kara tofrak" derlerdi. Rengi kara olan topraklarla beraber, manevî anlamda toprağa ve "mezara" da böyle denirdi. Ali Şir Nevaî, "cansız cisimden hiçbir şey hasıl olmaz; o, gülsüz bir kara toprak gibidir", diyor. "Gülsüz kara toprak da, ay ışığı olmayan karanlık bir gece gibidir"
 "Cismdin cansız ne hasıl, ey Müselmanlar kim ol,  "Bir kara tofrag tegdür, kim gülü reyhanı yok!  "Bir kara tofrak kim yoktur gülü reyhan ana,  "Ol karangu gece tegdür, kim mehi tâbani yok!"  
Ali Şir Nevaî

"Kara toprak" sözünde ve yukarıdaki şiirde, Iran edebiyatının tesirleri yok değildir. Ne yapalım ki "Kara yer" ve "Kara toprak" Türk âleminde, Iran dilinden ve edebiyatından hiçbir haberi olmayan Türklerde bile, kullanılan bir deyimdir. Bu, Türk düşünce düzenine göre türemiş ve söylenmiş bir anlayıştır. Dede Korkut''da Ulaş oğlu Kazan Beg''in otağını diktirmesini söyle anlatıyor:  
"Bir Gün Ulaş oğlu Kazan Beg yerinden turmus idi. Kara-yerün üzerine otahlarin diktürmis idi. Bin yerde ipek haliçasi dösenmis idi..."
 

"Yagizlik, topragin rengi idi": Türklere göre yer ve topragin ilk rengi, herhalde "Yağız" idi. "Kara-yer" deyimini bilmiyoruz ama, "Kara toprak" sözü daha sonradan çıkmış olsa gerekti. "Göktürkler ve Uygurlar" da yere "Yağız yer" derlerdi. Kaşgarlı Mahmud''a göre "Yağız", kızıl ile siyah arasında bir renktir. Topragin rengi, bu renk karışımına benzetilerek yağız denmiştir. Bugünkü Türkçemizde kullandığımız, "Yağız at" ve "Yağız delikanlı" deyimlerimiz de aslini yine bu toprak renginden almıştır. Yağızın yanlış olarak siyah renk anlamında kullanılması, sözün aslini bilmemizden ileri geliyor. Yoksa Türkler kapkara bir zenciye, yağız veya yağız delikanlı dememişlerdi. Altun Yaruk adli meşhur Uygurca kitabi, Çince paraleli ile karşılaştırdığımız zaman, karşımıza çok önemli meseleler çıkar. Uygurcadaki Yağız yir, Çin'de daima Ta-ti, yani "Büyük yer", "Büyük dünya" deyimi ile karşılanmıştı. Bazen da Çincedeki "Büyük Dünya" deyimi Türkçede "Ağır, ulug, yağız yir", yani "Kutsal, saygıdeğer, büyük, yağız yer" seklinde tercüme edilmişti. Bundan anlıyoruz ki eski Türklerde Yağız yer deyimi, doğrudan doğruya bütün dünyayı ve dünyanın tümünü ifade ediyordu. Bazen da yalnızca "Yağızlı" deyimi "Dünyalı" anlamını karşılıyordu. tıpkı Karahanlılardaki "Yirli, kökli" yani "Yerli, göklü" gibi. Tabiî olarak bütün bu anlamları Çince karşılıkları ile mukayese ederek öğreniyoruz. Zelzele için de, "Dünya tepreniyor" anlamına "Yağız yir tepreyür" denirdi.

yalnız, "Yağız" sözü ile "Yaviz"i birbirinden ayırmak lâzımdır. Altun Yaruk adli Uygur kitabi dünyaya "Yağız yer" derken, "iyi olmayan alâmet, işaret belirtilerine" de "Yavuz" diyordu. Yavuz sözü de, bu deyimden çıkmış olmalidir.
 

Eski Türkler göğe renk verirken "Kök", yani "Gök", "Mavi" derlerdi. Karahanlılar çağında ise göğe "Yasıl", yani yeşil denmeye başlanmıştı. Fakat yerin rengine "Yağız" diyorlardı. Bu deyim değişmemişti. aşağıdaki şiir, bunun güzel bir örneğidir:

"Yağız yer, yasıl kök; küf, ay birle tün"

"Yağız yer, yeşil gök; Güneş, ay ile gece",

Göğün mavi rengine "yeşil" diyen eski Türkler, yeşil renk için de ayni deyimi kullanırlardı. Baharın gelmesi ile her tarafın yeşilliklerle donanmasını da söyle anlatıyorlardı:

"Yağız yer, yeşil torku yüze badi!"

"Yağız yer, yeşil ipekten bir tül bağladı!"

"Yerin bakir gibi kızıl olması":

Bu inanış Türk mitolojisinin önemli bir motifi idi. Sibirya''da olduğu gibi bu deyim, Karahanlılar tarafından da biliniyordu: "Yağız yer bakir bolmangiça kızıl", mısrasında, bu benzetme açık olarak görülmektedir. Bu bakımdan Altaylarda yasayan Telengit Türklerinin "kıyamet günü" (Kalganci çağ) hakkındaki su şiirleri de önemli bir vesikadır:

"kıyamet çağı gelende,

Şamanizm ya da Kamcılık (şamanlar tarafından "deneyim" olarak ifade edilir), varlığı tüm insanların tarihinde erken taş devrine ve daha da geriye kadar kanıtlanabilen, inisiyasyon içeren bir vecd ve trans tekniği.

Şamanizmi en uzun süre ayakta tutmuş olan toplulukların arasında hiç şüphesiz Türkler de vardır. Eski Türk inancı Tengricilik'te de hep varolmuş olan şamanizm geleneği, Kuzey ve Orta Asya'nın bazı Türk topluluklarında hâlâ sürdürülmektedir.

ŞAMANİZM VE ESKİ TÜRK İNANÇ SİSTEMİNE BİR (EZOTERİK ) YAKLAŞIM VE SEMAVİ DİNLERE ETKİSİ

Tarihçi ve yazar Enver Behnan Şapolyo, ‘Tarih Boyunca Türk Tefekkürü Şamanizm Tefekkürü” adlı kitabını Şamanizm ve Türk tefekkürüne ayırmış ve Şamanizm ile Türk inanç sistemini eş kabul ederek, bu inanç sisteminin semavi dinlerdeki ( Musevilik, Hıristiyanlık, İslam ) günümüze kadar gelen oluşum ve etkilerini incelemiştir :

İNANÇLA İLGİLİ DÜŞÜNCELERİN DOĞUŞ YERİ

İlk inanç tefekkürü Asya’da yaşamakta olan insanlar arasında doğup gelişmiştir. İnsanlığın ilk ulu tefekkürü Orta Asya’da Tanrı Dağı sakinlerinde doğmuştur. Bu ülkede yaşayanlar yalnızca Türkler’di. Türkler bu ilk yurtlarına “Günortaç”, doğu kesimine “Hatay Ülkesi”, batı kesimine “Horasan İli”, kuzey kesimine de “Kıpçak Ülkesi” adını vermişlerdi. Bu ülkede doğan inanç sistemi üç merkezde kendini göstermiş ve temelleşmiştir : Birincisi Günortaç’ta “Şamanizm” ; ikincisi Orta Asya’dan Mezopotamya’ya göç eden Sümerler’in inancı ; üçüncüsü ise yine göçün sonucu, Mısır’da Menfıs mevkiindeki “hermetizm” tefekkürüdür.
ŞAMANİZM ;Şamanizm ; evrenin yaradılış düşüncesidir. Bu ilk düşünceler Orta Asya’daki Eski Türkler tarafından ele alınarak yaradılış sırları çözülmeye çalışılmıştır. Sonunda bütün varlıkların, evreni kaplayan bir nur olduğu, bu nurun da “Hüsn-ü Mutlak” (mutlak güzellik) olduğu inancına varılmıştır.

YARADILIŞ EFSANESİ; Kainat (evren) henüz yaratılmadığı zamanda, yukarıda gök, aşağıda yer ve canlı mahluk ta yoktu. Kainatı yaratan Hüsn-ü Mutlak bu güzelliği tecelli ettirmeyi düşündü, bu güzellikten bütün varlıklar bir anda hasıl oldu. Bunlar arasından insan, evrenin özvarlığını düşündü, bunun Nur-u Ziya olduğu sonucuna vardı. Gök alemini kaplayan “yaratıcı ve yaşatıcı”, nur-u ziyayı dünyaya hayat vermek üzere Güneş’i bahşetti, ayı da ona eş olarak yarattı. Güneş’e inananlar “Şamanizm” inanç sistemini oluşturdular. Böylece Şamanizm Türk tefekkürü olarak ortaya çıktı. Şamanizmde güneşe gün ana denmekte ve göğü ve yeri aydınlatmaktadır. Ay ise ay ata’dır. Bunlar nur-u ziya varlığının kutsallarıdır. Şamanizmde güzelliğin timsali güneş olduğu için kutsaldır, tan yeri ağarırken ona ibadet edilir. Türkler’e göre evrende bütün varlıklar dört eşit parçaya bölünmüştür. Dört’te manevi cevher vardır; dört yön de dört renk te ( gök - kızıl - ak - kara ) kutsaldır. Şamanizmin din adamlarına “şaman” veya “kam” denir. Şamanın ayin yönetmek yanında, sihirle ilgili bazı görevleri de vardır. Şaman kırmızı külah giydiğinden “kızılbaş” “diye de anılır, kopuz, tef, davul çalar, raks eder. Şaman olmak birçok şarta ve merasime bağlıdır. Bunlar kainatın sırlarını çözen tefekküre sahiptirler. Bu tefekkür sisteminin izlerine İslamiyet te tasavvufta rastlıyoruz. Türkler Müslüman olduktan sonra Şamanizm, tasavvuf şeklinde Horasan Erenleri vasıtasıyla Anadolu’ya yayılmıştır. Horasan Erenleri’nin en büyüğü mutasavvuf Ahmet Yesevi’dir. Onu izleyenler Hz. Mevlana, Hacıbektaşı Veli, Ahi Evren Veli, Hacı Bayram Veli Mir. Bu kişiler tasavvuf yoluyla Şamanizmi Türk tarikatları bünyesinde asırlarca yaşatmış ve günümüze kadar gelmesine sebep olmuşlardır.

SÜMER MEDENİYETİ VE İNANÇ TEFEKKÜRÜ; Güneşe yani Nur-u Ziya denilen ebedi güzelliğe inanan dini sistem Şamanizm tefekkürü, M. Ö. 5000 dolaylarında Türkler’in Orta Asya’dan Mezopotamya’ya göç etmeleri sonucunda Sinear bölgesinde yerleşen Sümerler tarafından taşınmıştır. “Güneş Sistemi” olarak gelişen bu inanç sisteminde, Sümerler’in en ulu ilahı Güneş’ti. Güneş inancı, Şamanizmden kaynaklanan ve Orta Asya’dan göç etmiş Türkler’ce oluşturulan bir inançtı. Sümer Türkleri’nin büyük bir medeniyet merkezi olan Uruk’ta yeni bir inanç gelişti : Bu yeni inanç düşüncesini Uruk’lu bir heykeltraş olan Azer’in oğlu İbrahim oluşturdu. Bu ilk tek tanrı fikridir. Bu tek tanrı tefekkürü Sümer Türkleri medeniyetinin mirasçısı olan Sami kavimlere geçti. Museviler. Hıristiyanlar ve Müslümanlar tek tanrı inancını kabul ederek üç büyük (semavi) din doğdu.

MISIR MEDENİYETİ VE İNANÇ TEFEKKÜRÜ; Şamanizm tefekkürü Sümerler’le beraber Mısır’a yerleşen Türkler kanalıyla Hermetzim ( Hermestod ) Tefekkürünü oluşturdu. Mısır’ın deltasına yerleşen oymaklar “nom” adı ile siteler kurdular. Bunların içinde Türk oymaklarının isimlerini taşıyanlar vardır: Bunlardan birinin adı “Yuf’tur ki bu ada halen Orta Asya’nın bir çok yerinde rastlanmaktadır. Tenis şehri de “Tan” oymağının adını taşımaktadır. Nom sitelerinin devlet başlarına “sanı” denirdi. Saru eski Türkçe’de “nur” anlamındadır. Hükümdarlar güneşin nurundan unvanlarını almışlardır. Mısırlılar, güneş mabetlerine de “het saru” (nur şatosu) derlerdi. Saru Sümer dilinde “hükümdar, prens” anlamındadır. İbranice’de “şaru” kelimesi “prens” demektir. Mısırlılar’da ilk medeniyet kuranların dilleri de Ural-Altay dilinden doğmuş bir karışım olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle din, tefekkür ve ahlaka ait sözcükler Türkçe köklüdür. Mısır dini (inancı) Şamanizme pek benzemektedir: Eski Türkler’de olduğu gibi Mısır’da da güneş ve onun nuru ilahlarıdır, bu nuru kaplayan da göktür. Mısır inancında en önemli rol sahibi güneştir. Bu düşünce sistemi hermetizm olarak adlandırılan tefekkürü oluşturmuştur.

HERMETİZM ( HERMESTOD ) TEFEKKÜRÜ

M. Ö. 5000 ile 3000 yıllarında Türklerin Orta Asya’dan göçü olmuştur. Bu göçün bir kısmı Mezopotamya ‘ya yerleştikleri tarihlerde bir kısmı da Nil deltasına yönelmiştir. Tarih öncesi devir yaşanmakta olan Mısır’da birden tarih çağı başlamıştır. Mısır’ın eski tarihi incelendiğinde halkın Afrikalı, Arap ve Kafkas Ari kavimlerinden olmadığı, dilinin de Arapçayla ilgisi olmadığı anlaşılır. Mezarlardan çıkarılan mumyaların beyaz ırktan olduğu, sima, dil ve dini düşüncelerin eski Türkler’le pek benzeştiği görüldüğünden bu halkın Orta Asya’dan göç eden Türkler’den olduğu sonucu çıkmaktadır. Mısır tanrısı nur ilahıdır, güneşin timsalidir. Horus, “hor” sözcüğünden gelmekte, hor sözcüğü Türkçe’de “nar-ı beyza” anlamını taşımaktadır. Ayrıca, Mısırlılar’ın savaş ilahı “kurf’tur. Bunlar, Mısır dininin, Orta Asya kabileleri tarafından Nil vadisine getirildiğinin işaretleridir. Mısır’ın manevi kitapları Hermes’e aittir. Hermes’in ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmemektedir, 42 tomar yazı yazdığı rivayeti vardır. Hermes’in oluşturduğu tefekkür, evrenin sırlarını aramaktır. Buna Hermetizm adı verilmiştir. Bu sırlara vakıf olmak isteyenler esrarengiz törenle “gizli mabede” alınır, orada eğitilir, aydınlatılırdı. Hermetizm ne bir din, ne de mezheptir. Yalnız tefekkür cemiyetidir, doğanın sırlarını araştırma yoludur. Bu yolda çalışanlar müspet bilimlerin köklerini keşfetmişlerdir : Astronomi, fizik, geometri, felsefe, ahlak ve teoloji bilimlerinin kökenine inilmiş, gelecek nesillere önderlik edilmiştir. Bu mabette yetişenler Mısır’da devlet idaresi ve firavunluk mertebesine erişmişlerdir. Hermetizm, Şamanizmin Mısır’da oluşan en gelişmiş şeklidir.

KABBALA TEFEKKÜRÜ

Şamanizmin bir tekamülü olan Hermetizm, Mısır’da kapalı bir tefekkür olarak yaşamış, sonunda Mısır’daki İbraniler vasıtasıyla Filistin’e geçerek Kabbela Tefekkürü olarak gelişmiştir. Kabbela “gelenek” anlamının taşımaktadır. Hz. Yusuf vasıtasıyla Mısır’a gelip yerleşen (M. Ö. 1650) İbraniler ( İsrailoğulları ) zamanla çoğaldılar. Mısırlılar tarafından hakir görülerek zulmedilmeye başlanan İbraniler’i, II. Ramses’in yeğeni olan (Hz. ) Musa kurtarmaya ahdetti. Musa, Kermes Mabedinde yetişmiş üstadlardandı. Hermes tefekkürünü İbraniler arasında gizlice öğretti, 70 kişi yetiştirdi. Mısır’dan ayrılan İbraniler tarafından oluşturulan bu düşünce sistemine Kabbela Tefekkürü denildi. Musa bu tefekkürünü “Zohar” adlı bir kitapta toplamıştır. Zohar “Nur Kitabı” anlamına gelmektedir. Bu kitapta yıldızlar aleminin gizleri yazılıdır, başta güneş ve ay gelmektedir. Bu da Şamanizmin hermetizmden sonraki şeklidir. Zoharda dört esas vardır : İlahi ruh, nesih (hava), su ve ateştir. Evrenin sırları, Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat’ta değil, Zohar’da yer almıştır. Zohar’ın içeriği Şamanizmin “hüsn-ü mutlak” tefekkürüne dayanmaktadır. Tevrat’a inananlar Yahudi cemaatini oluştururlar. Tevrat’ın, Yahudilerin Babil esaretinden sonra yazıldığı anlaşılmaktadır. Çünkü Tevrat’ta yer alan birçok olayın Sümerler’den alındığı anlaşılmaktadır: Tufan olayı Sümer kitaplarında aynen mevcuttur. Hermes ve Kabbela tefekkürü Musevilik ve Hıristiyanlık dinleri içinde yer almamıştır. Dinlerin itikatları dogmatik olduğundan, düşünce hürriyeti taşıyan ve doğa olaylarını akıl yoluyla izleyen düşünce sistemleri, dinler dışında gizli-kapalı şekilde devam etmiştir. Hermetizm ve kabbela Suriye ve Anadolu’da gizli mezhepler şeklinde yaşamış, Filistin’de taşçılık yapan Kenanlılar arasında yaşatılmış, Haçlı Seferleri ile Anadolu, Suriye ve Filistin’e gelen Hıristiyanların bir kısmı, bu kapalı- gizli tefekkür ve Ahilik’le tanışmıştır. Bu yolla, eski Orta Asya dini düşüncelerini taşıyan ahiliğin, anılan temaslarla Hıristiyanlar kanalıyla Avrupa halklarına ulaşmış olduğu anlaşılmaktadır.

Şamanizm ; Hermestod, Kabbela ve Epifani tefekkürü ile olgunlaşmıştır. Mısır (Menfıs) gizli mabedinden geçen bu tefekkür (Epifani ile) İtalya’ya, oradan da Fransa’ya ve İngiltere’ye geçmiştir. Bu tefekkür Orta Çağda uyumuş, haçlı seferleri ile yeniden uyanmıştır.

TASAVVUF TEFEKKÜRÜ

Tarih boyunca insanlığın tefekkürü Şamanizm, Hermetizm, Kabbela ve Epifani olmak üzere dört devre geçirmiştir. Budizm, Konfıçyüs dini ile Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık bu dört tefekkürden ilham almış fakat ayrı bir yoldan insanlığı aydınlatmışlardır. Bu dört tefekkür bütün dinlerin dışında kalmış, insanlığı akıl ve hikmet, vicdan ve güzellik duygularıyla etkilemeye çalışmışlardır. Bu tefekkürler İslam aleminde tasavvuf kisvesiyle temelleşmiştir. Uzun ve kanlı savaşlardan sonra 10. Asırdan itibaren Müslümanlığı kabul eden Oğuz Türkleri, Şamanizm tefekkürünün yüksek tesirinden ayrılamamışlardır : İslamiyet bir dindir ve felsefesi olmaz. İslamiyet uluhiyet tanıyor, ahlak telkin ediyor ve bir hukuk müessesesi oluşturuyordu. Her din gibi o da dogmatik idi ve hür bir tefekküre meydan vermiyordu. Dinin emirlerine kayıtsız şartsız uymak imanın şartı idi. Fakat akıl ve hikmet ; insanlığı, ileriyi, yeniyi, güzeli düşünüyordu. Bu yola giren Müslümanlar İslam ın felsefesi olan “kelam”ı oluşturdular. Kelam İslami felsefedir. Bu felsefe konu olarak mezhep ve tarikatların ayrı ayrı görüşlerini incelemiştir. Dini konular ele alınarak Kur’an ve hadisler incelenmiş, ayrı yollar oluşmuştur. Bunlar mezhep olarak adlandırılır. Bu mezheplere girenler sofi olarak anılmışlardır. Arap, Hint ve İran Müslümanlarında mezhep var, tarikat yoktur. Tarikat yalnız Türkler’de doğmuştur. Türk tarikatları Şamanizmden kaynaklanır. Şamanizm, İslamiyette “tasavvuf olarak temelleşmiştir. Bütün Türk tarikatları tasavvufa dayanmaktadır. İlk mutasavvuf Ahmedi Yesevi’dir. Şamanizmi İslami akidelerle birleştirerek İslam tasavvufunun kurucusu olmuştur. Ahmedi Yesevi müritlerine “Horasan Erenleri” adı verilmiş ve bunlar, Anadolu Türkler tarafından feth olunca Anadolu’ya göç etmeye başlamışlardır. Göç edenlerin en önde gelenleri : Mevleviliği kuran Mevlana Celaleddini Rumi, Bektaşiliği ve Kızılbaşlığı kuran Hacı Bektaşi Veli, Ahiliği kuran Ahi Evran Veli’dir. Özellikle Bektaşilik’te ve Kızılbaşlık’ta Şamanizm tamamen yaşamaktadır. Ahilik te Şamanizmden doğmuştur. Haçlı Seferleri ile Anadolu’ya gelen Hıristiyanlar ahiliği incelemişlerdir

ŞAMANİZMİN VE ESKİ TÜRK İNANÇLARININ GÜNÜMÜZDEKİ YANSIMALARI

Din bilimcilerin “kitaplı dinler” olarak ifade ettiği semavi dinler, eski dinlerin ve inançların etkisinden kurtulamamışlardır. Bu olgu İslam dini ve Şamanizm için de geçerlidir. Orta Asya’da Şaman ya da Gök-Tanrı inancım taşıyan Türkler İslamiyeti kabul ederken, Müslümanlığı Arap Yarımadası’nda ortaya çıktığı şekilde değil kendi kültür ve eski inançlarıyla uyumlu olabilecek özellikleriyle birlikte benimsemişlerdir. Tariçilere göre Türkler’le Arap İslam ordularının ilk karşılaşmaları Kafkasya üzerinden Hazar Türkleri, Horasan üzerinden de Göktürkler’le olmuştur. Müslüman Arap ordularının Orta Asya’ya yayılmak ve hakimiyet kurmak için giriştikleri savaşlar çok kanlı olmuştur. Arap orduları içindeki “bedevilere”, fethedilen yerlerde vaad edilen ganimet, Türk yurtlarında tarihin ender rastladığı vahşete ve toplu katliamlara yol açmıştır. O tarihlerde Türkler arasında en yaygın din anlayışının başında Şamanizm, budizm yer almaktaydı. Bazı bölgelerde ve Türk topluluklarında ise Hıristiyanlık, Musevilik, çintuizm ve birçok farklı inanç ta hüküm sürmekteydi. Bu nedenle bu kadar çok sayıda ve birbirinden farklı dinlerin aynı coğrafi bölgelerde birarada kavgasız yaşaması, muhtemelen Türkler’de başlangıçtan beri varolan tolerans düşüncesinin bir ürünü veya toleransın gelişip yerleşmesine neden olmuştur. Fakat Arap ordularının, zenginliği ile bilinen Türk yurtlarına karşı başlattıkları ve ganimet vaad edilen yayılma ve bir dinin zorla kabul baskılarının doğurduğu çok kanlı savaşlar, Müslümanlığın 300-350 yıl kadar süren büyük bir direnişten sonra kabulüne yol açmıştır. Hazar Türkleri arasında Müslümanlık yerleşememiştir. 8. y.y. başlarında Hazar Hakanı Yahudiliği din olarak seçmiştir. Bu bölgede islamiyet, Hazar Devletinin yıkılışından sonra Özbek Han (1313-1340) zamanında kanlı mücadeleler sonunda yerleşmiştir. Oğuz’ların İslamlaştırılması iki asır sürmüştür. Kıpçak Türkleri’nin İslamlaşması ise 10. y.y. başlarından 14. y.y. başlarına kadar devam etmiştir. Çok uzun süren kanlı savaşlar sonunda kabul edilen Müslümanlığa Türkler eski inançlarını da taşıdılar. Türkler bedevi İslamı aynen benimseme yerine kendi inançlarıyla harman edip yeni bir sentez oluşturdular. Bu sentez İslamın Orta Asyalılaşması olan ve başında Hoca Ahmet Yesevi’nin bulunduğu İslamın sufi yorumudur. Sufılik yani “tasavvuf, İslamiyetin siyasal mücadelelere, hırs ve menfaate alet edilmesine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu kimseler daha sonraları tıpkı Musevi, Hıristiyan ve Budist rahipler gibi kendilerini halktan ayıran giysiler “sof giymeye başladıkları için bunlara sonraları sufi adı verilmiştir. Araştırıcılara göre Türkler arasında İslamiyeti, Emevi Müslümanlığın resmi sözcüleri ve orduları yayamamışlardır. Dinin şer’i kurallarını önemsemeyen, dini sufice yorumlayan, halkın benimseyeceği biçimde ifade eden ve halkın eski inançları ile yeni dini kaynaştıran “sufiler” olmuştur. 9. ve 10. y.y. da Türkistan’ı adım adım arşınlayan dedeler, babalar, atalar ; tıpkı şaman dedeler gibi menkıbeler, nasihatler anlatan, halk üzerinde sevgi ve saygıdan kaynaklanan nüfuzları olan kimselerdi. Daha sonra bu dedeler, babalar göçlerin başında, uzun süren yolculuklar sonunda Anadolu’ya ulaştılar. Bunlar Anadolu’da, dede, baba, abdal ve gazi gibi ad ve unvanlarla Orta Asya’daki misyonlarını sürdürmek için dergahlar açtılar : Mevlana’lar, Hacı Bektaş Veli’ler, Ahi Evran Veli’ler, Abdal Musa’lar, Sarı Saltık’lar, Taptuk Emre’ler, Yunus Emre’ler bu coşkun ırmağın Anadolu’daki kollarıdır.


DEDE – ŞAMAN; Anadolu’da dede olmanın temel koşulu dede soyundan gelmektir. Şamanlarda da durum aynı idi. Gerek dedelik gerek şamanlığın soydan gelme dinsel özelliği dışında, seçiliş şekilleriyle, kıyafetleriyle, gördükleri hizmetlerle ve kendilerine gösterilen sevgi ve saygıda, bu denli zaman aralığına rağmen aralarında şaşırtıcı benzerlikler bulunmaktadır : Dedeler de şamanlar gibi tamamen hafızaya dayalı zengin halk şiirini, nefesleri, duaları ve sözlü halk geleneğini nesilden nesile aktaran iletişim organları gibidirler. Şamanlar gibi dedelerin de hastalıkları iyileştiren olağanüstü güçleri olduğuna inanılır. Şaman kendi çocukları arasında samanlığa en çok ilgisi olanı seçer ve geleceğe dayalı gizli bilgiyi de vererek yetiştirir. Bu durum aynen Anadolu Aleviliği’nde dede yetiştirme biçimine taşınmıştır. Şaman giysisindeki özellikler Bektaşi giysilerine de yansımıştır. Şamanlar ( kamlar ), tanrılar ve koruyucu ruhlar için arak (rakı) saçı saçarlar, bu kansız kurban sayılırdı. Alevi ve Bektaşi tarikatlerinde de içilen içkiye “içki”, “rakı”, “şarap” denilmeyip, şaşmaz bir kural olarak tolu ya da dolu denilmesi ve içilen içkinin dem anlamına gelmesi benzerlik nedenlerini aydınlatmaktadır. Türkler’in İslamiyeti kabulünden bugüne yaklaşık on asır geçmesine rağmen bugün, günlük yaşamımızdaki birçok kültürel, sosyal öğe İslamdan önceki izlerini taşımaktadır. Şimdi bunlardan bazılarını ele alalım : İÇKİ İÇİLMESİ
Sadece düğün, tören, şölen gibi kutlamalarda değil, ayinlerde de içki içilmesi eski Türk kültüründe çok yaygındır; kutlamanın, ayinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Şaman ayinlerindeki dinsel toplantılarda içilen kımız, şarap v. s. bugün Anadolu’da bazı dinsel içerikli toplantılarda varlığını “dem” olarak sürdürmektedir.

MEZARTAŞI; Bu adet eski Türk ve Orta Asya, Mezopotamya kültürlerinden kalmadır. Arap -İslam ülkelerinde mezar taşına rastlanmaz. Mezarlara taş dikilmesi ve onun adeta bir güzel sanat haline gelmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu’da vardır ve Türkler’in “Atalar Kültü”ne dayanır. Mezarlar çok temiz ve bakımlı tutulur, süslenir, çiçeklenir. Ruhun ölmezliğine inanıldığı için “ölüm” kelimesi yerine “dünya değiştirdi”, “göçtü”, “don değiştirdi”, “hakka yürüdü” gibi terimler kullanılır.

MUM YAKILMASI; Mum yakılması ve ateş yakılması da eski Türk inançlarındandır. Bunun kökeni ateşin kutsal sayıldığı döneme dayanır. Ateşe, suya, taşa, türbeye dua edilmesi buralardan medet umulması eski inançlardan kalmadır. Anadolu’da yatır, türbe, dergah, kutsal taşlar, mezar v. b. ziyaretlere giden insan sayısı bir hayli fazladır.

BEZ BAĞLANMASI, PAÇAVRA BAĞLANMASI; Halen yatırlara, bazı ağaçlara ve kutsal sayılan yerlere bez veya paçavra bağlamak, bu yolla adakta bulunmak inancı sürmektedir. Bu inanç ta eski Türkler’in şamanın davuluna bez veya paçavra bağlanması yoluyla adakta bulunmak, dilemek gibi kansız kurban sayılan inanç ve geleneklerdendir.

GÜNEŞ’E, AY’A NİYAZ; Anadolu’da orta yaşın üzerindeki insanların çoğu, güneşin ve ayın ilk görülmesi sırasında, ya da ay hilalken niyaz eder, dua ederler, kutsarlar. Bunlar İslam da yoktur. Eski Türk inancı olan Göktanrı (Kök-tengri) inancından kaynaklanmaktadır. Akarsuların, kaynakların, göllerin, bazı ağaçların kutsal sayılması onların kesilmemesi doğa inançlarından kalmadır. Eski Türklerin Yer-su (yar-sub) kutsallarıdır.

MEVLİT OKUTULMASI; Mevlit okutmak, Kur-an’ı müzikle okutmaktır. Süleyman Çelebi’nin eserleri, Kur-an’ın ayetleri, Hz. Muhammet ve Hz. Ali’nin hayatının müzikle okunması İslam da yoktur. Bu gelenek, eski Türk inançlarından kaynaklanmaktadır. Şamanlıkta müziksiz ayin yapılmazdı. Ayinde, Şaman davulu, tefi veya kopuz olmadan şaman töreni olmazdı. KÜMBETLER

Anadolu’da yaygın mimari yapılardan biri kümbetlerdir. Bunların mimarisine dikkat edilirse, karşıdan çadıra benzemektedirler. Yani göçebe kültürü olan “çadır’ın mimariye taşınmasıdır. Bu kümbetler aynı zamanda, Gök-tanrı inancından gelen gök kubbelerdir. Göğün mimariye “gökkubbe” olarak taşınmasıdır. Renk verilirken de, kubbelerin gökyüzünü andıran kısmı mavi olur. Bunun da, İslam öncesi Gök-Tanrı inancının mimariye yansıması kabul edilmektedir.

EŞİĞİN KUTSALLIĞI; Kapıdan içeri girilirken eşiğe basılmaması da eski Türk inancından (Şamanizmden) kalma bir inanıştır (semboldür). Eşik kapıdır. Kapı ise yeni bir dünyaya açılmaktadır. Bu nedenle saygındır, kutsaldır. Anadolu, Balkanlar ve Türkistan’daki din büyüklerinin yattığı yatırlar kitleler tarafından ziyaret edilirken eşikleri niyaz edilir, o kapıdan şefaat beklenir. Anadolu’da evlenip yeni evine giren gelin, yeni evine (yeni hayata) girerken evin eşiğini niyaz edip eve öyle girer.

HALI - KİLİM DESENLERİ; Şamanın üzerine giydiği giysiye yılan, akrep, çiyan, kunduz v. s. yabani - zararlı hayvan şekilleri çizerek onların kaçırılacağına inanılırdı. Bugün Anadolu’da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim gibi örgüler şaman giysilerinden aynı izleri taşımaktadır. Türkmen halı ve kilimleri üzerindeki akrep, yılan, kırkayak gibi hayvan resimleri, eski Türk inanış ve geleneklerinden kalma özelliktir. Bunun amacının zararlı olan resimdeki hayvanları kaçırmak olduğu kabul edilmektedir.

NAZAR; Anadolu’da halk arasında “nazar” olgusu çok yaygın bir inançtır. Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bunların bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük yaptığına inanılır. Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu”, “deve boncuğu”, “göz boncuğu” v.s. takılır. Nazar olgusu da eski Türk inançlarındandır. Yine, istenmeyen bir olay duyulduğunda tahtaya el ile tokmak gibi üç kere vurulması da, kötülükten korunmak, kötü ruhların duymasını önlemek amacına yönelik eski bir şaman inanışıdır. Günümüzde bazı batılıların ilgi duyup tekrar uygulamaya başladıkları şekline ise Neo-Şamanizm denir

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

11/9/2009 - Vampir köpek dehşeti

ABD'de son dönemde vampir bir köpek konuşuluyor. Vampir dişlere sahip bir köpeğin 8 koyunu kanlarını emerek öldürdüğü iddia edildi.

CNN'nin görüntülerini yayınladığı yaratığın gen mutasyonu geçirmiş olabileceği düşünülüyor, ama veterinerler şu ana kadar yaratığı tanımlayamadı. Yaratık bir köpeğe benzediği için şu anda öyle tanımlanıyor. Vampir köpek efsanesi aslında Amerika kıtasında uzun yıllardan beri anlatılıyor.    ABD'nin uluslararası televizyon kanalı CNN'de, Oklahoma'daki Stilwell kasabasında ölü olarak bulunan bir hayvanın fotoğraflarını yayınladı. Bulunan bu hayvanın geceleri evlere ve ahırlara girerek kurbanlarının kanlarını emmesiyle ünlü efsanevi masal yaratığı 'Çupakabra' olabileceği düşünülüyor.

Bu fenomene ilişkin ilk haber 1995 yılında Porto Riko'dan gelmişti. İddialar göre sekiz koyunun kanları tamamen emilmişti ve her birinin göğsünde üç sivri diş izi vardı.

Sonrasında bu tarz haberler ABD'nin kuzeyinden, güneydeki Şili'ye kadar tüm Amerika kıtasında görülmeye başlandı. Bütün haberlerde hayvanların kanları küçük diş izlerinin bulunduğu bölgeden emiliyor ve bu olaylara bir gecede 150 kez rastlanabiliyordu.

6 METRE ZIPLAYABİLİYOR

Kimi görgü tanıkları Çupakabra'nın sürüngenlere benzediğini iddia ederken kimisi de son Oklahoma olayındaki gibi sürüngen derisine benzer bir deri yapısına sahip vampir dişli köpekler olarak tanımlıyor. Bu yaratıkların 6 metre yüksekliğe kadar zıplayabildiği iddia ediliyor.

                                                                                                              HÜRRİYET

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/9/2009 - Chanctonbury Halkasından Sağ Çıkan Çok Az



Gizemli kaybolmalar, görünmeyen güçlerin saldırıları, sık sık görülen UFO'lar ve anlaşılmaz, garip olaylar... Bütün bunlar aynı yerde, Sussex'in tarihi Chanctonbury Halkası yöresinde ya da bu yörenin yakınlarında meydana gelmiş bulunuyor. Aşağıdaki yazıda bu olaylar arasında bağlantı kurulmaya çalışılıyor.

 

ACABA, İNSANLARI ÖLDÜRÜCÜ bir enerji taşıyan ley hatlarına ve tarihi yollara, kaynağı belirlenemeyen gizli bir güç yakıştırılabilir mi? Bu yaklaşım ilk bakışta insana saçma gelebilir. Ancak bir yargıya varmak için, İngiltere'de bulunan Sussex'in tarihi Chanctonbury Halkası diye bilinen yörenin civarında meydana gelen olaylardan hareket edilirse, bu yaklaşımın tutarlı bir yaklaşım olduğu görülecektir.

Önce gözlerimizi Rahip Neil Snelling'in başına gelenlere çevirelim: Clapham Kilisesi' nin eski papazı olan Snelling, 1978 Ağustos' unda yakındaki Clapham Koruluğu'na doğru yol aldıktan sonra ortadan kayboldu. Cesedi ancak 1981 yazında gün ışı­ğına çıktı. Cesedi bulan, yörede yürüyüşe çık­mış Mike Raine adlı bir Kanadalı idi. Raine, ertesi gün uçakla Afrika'ya gitmek zorun­daydı. Ama gitmeden önce, yerel polise Rahip Snelling'in cüzdanını ve cesedin bulun­duğu yeri gösteren koruluk haritasını gön­derme fırsatını buldu.

Meçhul bir ölüm
Adli tıp tutanakları ve cesedin üzerinde bulu­nan saat ile zincir, ölü papazın kimliğinin belirlenmesini sağladı. 1981 Ağustos'unda açılan resmi soruşturmayı yürüten Mark Calvert-Ree, Rahip Snelling'in nasıl öldüğünü açıklamanın olanaksız olduğunu belirtti. Böy­lece ölüm nedeninin belirsiz olduğuna ilişkin bir belge çıkarıldı. Olayın en garip yönü de şuydu: Araştırmacılar cesedi bulamama kay­gısıyla ne olur ne olmaz diyerek söz konusu bölgeyi baştan aşağı taradıklarını öne sürüyorlardı.

Bir ceset daha
1981 yılında bir kişi daha bu gizemli bölgenin kurbanı oldu. 28 Eylül 1981'de kaybolduğu bildirilen Jillian Matthevvs'un cesedi 14 Kasım günü, Wiston Malikânesi yakınında bulundu. Bu nokta da, yine Rahip Neil Snelling'in cese­dinin bulunduğu yerin yakınındaydı. Bayan Matthews'un kayıp olduğu iki ay boyunca bölgede birkaç araştırma yapılmıştı. Cesedi,

civardaki bir sülün avı partisinde kuşları ürkütmek için davul çalan kişiler bulmuş­lardı. Bu kişiler aynı noktadan iki hafta önce de geçtiklerini ve o zaman hiçbir şey görme­diklerini ısrarla söylüyorlardı. Ölümün nede­nini bulmak için yapılan otopsi hiçbir sonuç vermedi. Çünkü ceset olağandışı bir derecede çürümeye uğramıştı. Bu olayı tam anlamıyla çözecek hiç kimse yoktu.


Uzaylılar mı kaçırıyor?
Bu ölümlerde görülen benzerlik yalnızca önemsiz bir rastlantı mıydı? Yoksa işin içinde bilinmeyen, öldürücü bir güç mü vardı? Her şeyden önce birbirinden çok farklı üç insanı; emekli bir papazı, bir polisi ve bir ev kadınını bu belirli bölgeye çekip öldüren neydi?Bu konuda çok sayıda teori öne sürüldü. Bunların arasında oldukça garip olanlar da vardır. Hatta Chanctonbury civannda sürekli UFO'ların görülmesinden hareket eden bazı kimseler, bu insanların uzaylı varlıklar tara­fından kaçırılıp sonradan geri getirildiğini öne sürüyorlar. Oysa her üç olayda ortak bir nokta görülüyor: Kurbanların hepsinin kay­bolmadan önce bir ölçüde bunalımlı olduk­ları biliniyor.

Ley hatları üzerinde
Olaylarda ortak olan başka bir nokta da şudur: Olağandışı Olayları Araştırma Grubu' nun Başkanı Dave Stringer'a göre, her üç ceset de ley hatları üzerinde bulunmuştu. Bu durum ister istemez insanın aklına bir soru getiriyor. Acaba ley hatlarının yaydığı güç ile bu kişile­rin ruhsal durumu arasında bir tür karşılıklı çekim mi meydana gelmişti? Böyle bir güç, tıpkı kara akımın yaptığı gibi, zararlı bir etki gösterebilir miydi? Geçici bir çıldırma amnda kişiyi kendi buyruğu altına alabilir miydi? Kesin olan bir şey varsa, o da söz konusu bölgenin garip güçlerin orta­lığı sardığı bir yer olduğudur. Chanctonbury Halkası civarına yaklaştığında dehşet verici belirtiler ve olaylarla karşılaştığını söyleyen çok sayıda insan bulunuyor.

Gizemli yerde bir gece geçirdiler
Bu yerin dehşet verici ortamını yaşamış çok sayıda insanlardan biri de Olağandışı Olayları Araştırma Grubu'nun başında bulunan Dave Stringer idi. 1966 Haziran'ında Stringer ve grubun birkaç üyesi, burada bir gece geçir­meyi kararlaştırdılar. Yöreye saat 21.30'da vardılar. Kısa bir süre sonra bulundukları yere aralarında bir kızın da bulunduğu moto­sikletli bir grup geldi. Stringer ve arkadaşları halkanın ortasında bir kamp ateşi yakmış­lardı. Motosikletli gençler bir süre kalıp onlarla çene çaldıktan sonra, yeniden yola koyuldular ve halkanın başka bir yöresine doğru gittiler.

Rüzgârla gelen gizemli sesler
Gece yansına doğru Stringer etraflarında bir koruma çemberi oluşturmayı uygun gördü. Çember tebeşir tozu, tütsü ve kutsal sudan oluşmaktaydı. Stringer ve arkadaşları bu çemberin içine oturup beklediler. Gece yarı­sından kısa bir süre sonra çatırtıya benzer bir ses duydular. Önce uzaktan gelen sesler şid­detli bir rüzgâr eşliğinde giderek yakınlaş­maya başladı. Oysa ağaçların oluşturduğu halkadan dışarı bakıldığında ortalığa dingin ve açık bir yaz gecesi görünümü hâkimdi. O ana kadar en ufak bir esinti çıkmış değildi.


Siluet çığlıklar atıyordu
Bu durum yarım saat kadar sürdü. O sırada gruptakiler ağaç halkasının dışında hareket eden bir insan silueti gördüler. Birdenbire canhıraş çığlıklar atan bir kadın sesi duydu­lar. Kadının her çığlığının ardından bir bebek ağlaması duyuluyordu. Bu ürpertici sesler yarım saatten fazla sürdü. Sonra ortalığı bir sessizlik kapladı. Ağaçların çevresinde sürekli dönüp duran siluet bir daha görünmez oldu. Saat 02.00'ye kadar çevrede tek bir çıt çık­madı. Ardından gruptakiler bir tür dinsel ayin eşliğinde bir kilise orgunun çalındığını işittiler. Aynı anda hepsi birden üzerlerine çöken yoğun basıncı hissettiler. Bununla bir­likte kendilerini paniğe kapılmaktan alıkoy­mayı başardılar.


"Şeytani bir şey"
Az sonra duydukları basıncın etkisi geçti. Ancak çok geçmeden, saat 02.30 sularında motosikletlilerden biri koşarak onlara doğru geldi. Genç adam halkanın öteki yakasında "şeytani bir şey" gördüklerini ve arkadaşları­nın korkudan donup kaldıklarım söylüyordu. Daha sonra motosikletliler alelacele oradan uzaklaştılar.

Dave Stringer ve arkadaşları gün ışıyana kadar orada kaldılar Ancak hepsi aşırı ağrı ve acılar içinde kıvranmaktan yakınıyordu. Bu ağrılardan ancak ağaç halkasının dışına çık­tıklarında kurtulabildiler.



Havaya yükseldi ve yere düştü!
Chanctonbury Halkası'nı kapsamlı bir biçim­de incelemiş olan Charles VValker da bu tür bir gece nöbetine öncülük etti. 25 Ağustos 1974'te Walker ile Hayaletleri ve Psişik Olay­ları Araştırma Grubu'nun üç üyesi halka içine girdiler. Gece saat 23.00 sıralarında ağaçlar arasında dolaşırlarken, grup üyelerin­den VVilliam Lincoln birdenbire havalandı. 1,5 metrelik bir yükseklikte 60 saniye kadar boş­lukta öylece asılı kaldıktan sonra, kendisini havalandıran güçten "kurtulup" yere çakıldı.Lincoln, bu dehşet verici olay sırasında görünmeyen güce sürekli yalvararak "Tövbe! Tövbe!" diye bağırıyordu. Kısa süreli hava­lanma sonrasında belkemiği incinmişti. Öyle­sine ağır bir sarsıntı geçirmişti ki, daha sonraları başına gelen olay hakkında konuş­maya dili bir türlü varmadı. Yalnızca Chanctonbury'ye bir daha gitmeyi kesinlikle reddediyordu. Grubun öteki üyeleri olan Charles Walker, Dave YVilb ve Rfchard Wal­ker bu dramatik olaya baştan sona tanık olmuşlardı.


Elindeki haç yanıyordu
Charles VValker, daha ayrıntılı bir araştırma yapmak amacıyla, 1979 Eylül'ünde yemden halkaya girdi. Bu kez yamnda Dave Stringer, Dave Wills ve Paul Glover bulunuyordu. Wil-liam Lincoln'un havalandığı ve daha önceki araştırmacıların felce uğradığı noktaya yak­laştıktan sırada, Dave VVills birdenbire görün­meyen bir gücün itmesiyle yere serildi. Charles ve Paul onu yatıştırmak için çabalar­ken, Dave Stringer da her zaman bir zincire bağlı olarak boynunda taşıdığı haçı arıyordu. Stringer tam da VVills'in yere serildiği anda haçım düşürmüştü. Birkaç dakikalık araştır­madan sonra haçı yerde buldu. Eline alıp kal­dırdığında, tıpkı yangın ateşine tutulmuş gibi yanıyordu. Bu arada haçı boynundaki zincire bağlayan halkanın sanki zorla koparılmış gibi bükülüp kırıldığını gördü. Üstelik o sırada arkadaşlarından hiçbiri yanında değil­di.

Sorular
Sonuç olarak Chanctonbury Halkası'nda son derece tuhaf bir şeylerin döndüğü anlaşılıyor. Bunun açıklanamayan üç ölümle bir ilintisi var mıdır? Bu yörede sürekli olarak görülen UFO'lann bu gizemli olaylarda bir payı var mıdır? Akla takılan, yanıt bekleyen sorular bunlar..


                                                                             ALINTI

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/9/2009 - Zaman Kayması...



Fransız araştırmacı ve yazar Jacques Bergier'e göre, zamanda yolculuk, fizikle ruhçuluğun birleştiği bir bilim çizgisinde açıklanabilir. Ve su ana kadar da bilim., zamanın oyunları hakkında yeterince ipucunu bize vermiştir. Üzerinde durmamız gereken en önemli konu, "Zaman çekmeceleri "dır. Bu çekmecelerde zaman parçacıkları son derece hızlı dönüşüm içindeler ve o zaman gözlemciye göre çok daha ağır ilerler. Bu sonuç, normal zamanda hemen yok olan parçacıkların, çekmecedekilerden daha farklı olduğunu kanıtlıyor. Kısacası zamanda yolculuk için çok büyük bir enerji gerekmektedir ve bu enerjinin niteliği ve kaynağı henüz belli değildir. Ama, bilimin geleceği umut vaat etmektedir. Bergier'nin yorumu ilginçtir, zaman çekmecelerinden Hawking de söz etmekte, ama çekmecelerin nasıl ve neden oluştukları bilinmiyor. Bilinen tek bir şey var, iki İngiliz öğretmenin başına gelen olayın tek olmadığı. Benzeri birçok olay daha yaşanmıştır. Versailles Bahçeler'inde yaşanan olay, akan zamanın içinde kalmış resim gibi görünüyor ama üç boyutlu, gerçek bir resim bu, hatta içine girebiliyorsunuz. Hani bilgisayarınızda silinmemiş programcıkların birden karsınıza çıkması gibi... Moberley ve Jourdain, anılarında olayın başladığı anda havanın garip olduğunu, son derece ağırlaştığını ve hatta ozona benzer garip bir kokunun var olduğunu yazıyorlar. Bütün bunlar bilinmeyen veya henüz niteliğini fark edemediğimiz bir enerjinin habercisi olabilir mi? Böyle bir ortamı, her an yasamak mümkün, nasıl mı? iste bunu bilmiyoruz. Galiba, çok yoğun, unutulmaz ve kalıcı olayların yaşandığı yerler, Zaman Kaymaları için uygun yerler olabiliyorlar...

Zamanda Yolculuk Yapmış Birinin Hikayesi

 Bir kaç sene önce çıkmış olan bir haberdi... Ancak akıbetiyle ilgili başka hiç bir bilgi olmaması bu haberi ilgi çekici hale getirdi..
Federal güvenlik görevlileri, içeriden bilgi sızdırma suçlaması yüzünden bir Wall Street borsacısını tutuklayıp sorgulamaya başladılar. Tutuklanan borsa dahisi, 2256 yılından günümüze zaman yolculuğu yaptığını iddia edince işler karıştı...
Security and Exchange Commission` kaynaklarına göre 44 yaşındaki Andrew Carlssin, 28 Ocak tarihindeki tutuklanmasına yol açan şüphe uyandırıcı olağanüstü borsa başarısını yukarıdaki gibi garip bir şekilde açıklamakla yetiniyor.
Bir SEC görevlisi şöyle diyor: "Bu adamın palavralarına inanmıyoruz, ya delinin teki ya da patolojik bir yalan söyleme vakası. Ancak bir de şöyle bir gerçek var elimizde: Adam 800$`lık bir yatırım ile başlamış ve 2 hafta içinde sahip olduğu portföy 350 milyon doların üzerinde! Borsa üzerinden gerçekleştirdiği tüm alışlar ve satışlar beklenmedik gelişmelerin bilgisine dayanıyor, bunu şans faktörü ile açıklamak mümkün değil." Bu bilgilere sahip olmasının tek bir yolu ver, işlem yaptığı şirketlerle ilgili içeriden bilgi sızdırmış olması ki bu da yasadışı. Bize bilgi kaynaklarını söyleyene kadar onu Rikers Adası`ndaki bir hücrede tutmayı düşünüyoruz.” Geçen yılki borsa dalgalanmaları pek çok yatırımcıyı beş parasız bırakmıştı. Aynı esnada Carlssin 126 çok riskli işlem gerçekleştirip hepsinden de yüksek kazançlar elde edince gözler bir anda bu borsacıya dönmüştü. Carlssin, 200 yıl ileriki bir tarihten, yani gelecekten günümüze geldiğini iddia ediyor ve tabii o zamanki tarih ve istatistiks kayıtlarında da günümüzdeki borsa dalgalanmaları detaylı olarak yazıyormuş.
Carlssin`e göre:  “Bu fırsata karşı koymak çok zordu. Aslında her şeyin sıradan ve doğal görünmesini planlamıştım. Bilirsiniz işte, sağda solda birkaç doları bile bile kaybedecek ve böylece normal bir borsacıgörüntüsü çizecektim ancak son anda yakalandım.” Üzerine gidilen Carlssin, Usame Bin Ladin`in akıbeti ve AIDS`in çaresi gibi tarihi gerçekleri de açıklayabileceğini söyledi, tek ihtiyacı olan zaman makinasına binmesinin izin verilmesi.
Ancak Carlssin, makinanın nerede olduğunu bir türlü söylemediği gibi nasıl çalıştığını açıklamayı da reddediyor, sebep: “bu teknoloji kötü güçlerin eline geçebilir.” Yetkililer bu adamın iddialarının palavra olduğu konusunda hemfikir ancak bir SEC yetkilisi şunu itiraf ediyor: “Elimizdeki tüm federal kayıtları taradık, Andrew Carlssin isimli biriyle ilgili olarak, böyle bir adamın yaşadığını, bir şeyler yaptığını gösteren Aralık 2002 tarihinden önce hiçbir kayıt yok.”

                                                                       ALINTI

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Ben DarthVader.YenidenDoğan.. Işıkta ölüp karanlıkta yeniden doğdum.Hem efendiyim, hemde köle..hem sıradanım hemde sıradışı. Yolda yürüken yanınızdan geçene iyi bakın, belki benimdir, yada çok yakın bir arkadaşınız..belki sevgiliniz yada oğlunuzumdur kimbilir..sadece unutmayın gölgeler benim daimi mekanımdır. Aydınlıkta karanlıkta birdir benim için, gecenin karanlığında olduğu kadar gündüzün en parlak ışıkları altındada rahatça ilerleyebilirim. O ayırımı yapanlarada sadece gülerim..ne kadar aptal o

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

uygarradikal
Blogcu Yardım
mesale
haspinar
carmencafe
Aslı Aykaya
isis osiris
violet271
evoironi
araf21
gülnaz hasköy
benyagmurum
koyugri
cupcakes
caelo
serpilsahin
butterfly86
sworntothedark
40ayak
yakamoz1649
rojbinrojanu
blackangels3
violet0808
araftabirkapi
masalvehikaye
bidunyahobi
sokakizi
narcissous
drsaglik
batkan
oral62
oycaptainmycaptain