karanlığın 1001 yüzü

8/12/2009 - GİRİ

giri: (Japonca) Taşınması çok ağır yük demektir. Böyle bir yük altına giren kişi, borcunu ödemek için her şeyini ortaya koymak zorundadır. Geleneklerine bağlılıklarıyla tanınan Japonlar için giri, ömür boyu taşınacak bir acıyla eşanlamlıdır. Sydney Pollack'ın "The Yakuza" filminin ana temasını da bu gelenekçi yapı oluşturmuştur. 1974 yılında vizyona giren filmde Robert Mitchum (Harry Kilmer), kızkardeşi Eiko ile beraberliğini hiç onaylamayan Ken Tanaka'nın hayatı pahasına kendisine yardım etmesini sağlayan giri anlayışını, Tanaka'nın aslında Eiko'nun ağabeyi değil de kocası olduğunu anladığı zaman anlamdıracak ve Tanaka'dan af dilemek için küçük parmağını kesecektir

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/12/2009 - HAIKU


HER KABUSTAN UYANDIĞIMDA 

AYNI KEKREMSİ TAD AĞZIMDA

BAKIRIMSI VE TUZLU

VE  KAN KOKUSU

BURNUMDAN HİÇ GİTMEYEN

………………………………………………………………………………………………………..

ANILAR  BİRER EŞKİYA

YALNIZ KALDIĞIMDA

YOLUMU KESEN

………………………………………………………………………………………………………

GÜNEŞLİ BİR GÜNDE GELDİ

KARANLIK GÜNLERİMİN BAŞLANGICI

HAVADA İNADINA  ÇOK GÜZELDİ

SANKİ NİSBET YAPARMIŞ GİBİ

……………………………………………………………………………………………………

BOĞAZ KESEN KILIÇ

SORMAZ HİÇBİR ZAMAN

KİMİN BOĞAZINI KESTİĞİNİ

 

                              

…………………………………………………………………………………………………………..

 

 

                                                                                   DARTHVADER

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/11/2009 - EJDERHA GÜNCELERİ


Siyahlara bürünmüş birkaç adam geldiler ve ölü muhafızların cesetlerini omuzladılar, yerlerdeki kanı temizlediler. Onlar işlerini bitirince bu sefer üç kadın daha arenaya girdi. Ama onların kıyafetleri muhafızlardan farklıydı. Burkayı andıran uzun siyah çarşaflar giymişlerdi, sadece gözleri görünüyordu. Kadınlar tek sıra halinde Kınjee’nin karşısında diz çöküp oturdular. Önce bir şey olmadı. Sonra kadınların önünde belli belirsiz bir sis bulutu belirdi. Sis bulutu yavaş yavaş şekillenmeye başladı.  Sonunda ortaya akreple kurdun çiftleşmesinden doğmuşa benzer iğrenç bir yaratık çıktı.

 

 

    Narkudd dedi Gölge. Orta dereceden bir ifrit. Sumerler onu Gecelerin Kabusu diye adlandırırlardı. Neden diye sorma gafletinde bulundu Ejder. Nakrudd taze ete bayılır, özellikle yeni doğmuş bebekleri yemeyi sever. Aslında zararsız bir yaratıktır. Zararsız mı  diye sordu Gölge’ye. Yeni doğmuş bebekleri yemekten zevk alıyor ama sen onu zararsız buluyorsun.Gölge güldü. Aptal bir yaratık, kontrolü kolay. Vahşi ama aptal.  Hareketleri tahmin edilebilir. Buda onu benim gözümde zararız kılıyor. Beslenme alışkanlıklarına gelince. Kesinlikle iğrenç bir damak tadı olduğu kesin. Ama kuzular ya da tavuklarda düşünebilseydi seninde onların gözünde bu şeyden farkın olmazdı çırağım.

 

 

       Kınjee karşısında duran yaratığı küçümsercesine süzdü. Derin bir nefes aldı ve kendi gölgesini çağırdı.Ciğerlerine çektiği havayı yavaşça dışarı verdi.Mağara sıcaktı, ama onun dışarı verdiği nefes buz gibiydi.Nefesi havada bir süre asılı kaldı, sonra form bulmaya başladı. Kartal başlı ve kanatlı, aslan gövdeli, pençeleri olağandan iri ve sivri, kuyruğu akrebinkine benzeyen bir yaratık havada belirdi ve yavaşça yere kondu.Bir Simurg..Simurg karşısındaki yaratığı süzdü ve meydan okurcasına bir çığlık attı.

 

    Gölgenin o sinir bozucu kıkırdaması tekrar Ejder’in zihninde çınladı. Ne oldu diye sordu. Bacının gölgesi gerçekten çok şakacı bir velet. Sana gösterinin tadını çıkartmanı istediğini söylüyor. Sana özel bir şov yapacakmış.

 

 

      Nakrudd sinsi bir tıslamayla Simurg’a saldırdı. Ama Simurg ondan hızlıydı. Aniden yerden birkaç metre yukarıya havalandı ve taş gibi hızla ifritin tepesine çöküverdi. İki canavar mağarayı çınlatan çığlık ve tıslamalarıyla birbirlerine girdiler.

 

 

   Ejder dikkatli gözlerle Kınjee’yi süzüyordu.Taş bir heykel gibi kıpırtısızca oturuyordu. Gölgesinin aldığı her darbe vücudunda bir yara açıyor ama yaralar hızla kapanıyordu.Sabit gözlerle karşısındaki üç kadını süzüyordu.Zorlandığını hissedebiliyordu Ejder.Üçe karşı bir.O üç kadın ondan daha tecrübeli ve daha güçlüydüler.Çağırdıkları ifrit ise vahşi bir öfkeyle dövüşüyordu.Simurgtan daha iri ve güçlüydü.Ama aptaldı.O an anladı Gölge’nin demek istediğini.Simurg bacısının kontrolünde bir kukla değildi.Tıpkı o ve Gölge arasındaki gibi bir bağ vardı aralarında.Karşılıklı güven, saygı ve evet sevgiye dayanan bir bağ.Simurg köle değildi, kendi zekası ve gücü vardı.Oysa ifrit sadece o üç cadının kontrolündeki bir kukladan başka bir şey değildi.

 

   Simurg yavaşça dövüşün kontrolünü almaya başlamıştı.Arada sıkışınca güçlü kanatlarıyla hızla havalanıp Nakrudd’un tepesine çöküyor, güçlü gaga ve pençe darbeleriyle onun kabuğa benzer derisinde derin yaralar açıyordu.Uzun kuyruğu bir kamçı gibiydi, Nakrudd birkaç kez keskin diş ve pençeleriyle kuyruğu kopartmaya çalışsada Simurg’un ejder ateşi-evet arada azda olsa alev püskürtebiliyordu- onu geri kaçırtıyordu.

 

   Ani bir çığlıkla üç kadından biri yere yığılıverdi. Olduğu yerde spazm geçiriyormuşcasına  tepinmeye başladı.Tamam dedi Gölge çember bozuldu.Yani?Bak ve ders al çırağım dedi Gölge.Biraz iğrenç olacak gerçi ama seyret.

 

  Nakrudd aniden saldırmayı kesti. Ağır ağır geri çekilmeye başladı.Simurg ani bir saldırıya karşı sinmiş, pençeleri gergin bekliyordu ki aniden ifrit döndü ve kalan iki kadının üstüne atladı.Gölge haklıydı manzara iğrençti.O iki kadının paramparça edilmesi sadece birkaç saniye sürdü.İfrit onu çağıranların kanına bulanmış bir şekilde doğruldu, son bir kez nefret dolu bir çığlık attı ve kayboldu.Geldiği gibi aniden gitmişti.  Bitti, kazandımı diye sordu Gölge’ye.  Evet sanırım, ama dur dedi ve küfrü basıp bağlantıyı kesverdi.

 

  Kınjee bir süre karşısında duran parçalanmış cesetleri süzdü.Kusmamak için kendini zor tutuyordu.Simurg yavaşça ona sokuldu, bir kedi gibi mırlıyarak yüzünü onun yüzüne sürttü.

 

 

   O dev gibi boğanın nerden çıktığını kimse anlayamamıştı. Beliriverdi hiçliğin ortasından ve o kadar büyük bir hızla saldırdıki Simurg tepki bile veremedi.Bir boynuz darbesiyle onu en az dört , beş metre ileriye yarı cansız savurtuverdi.Korkunç bir böğürtüyle neye uğradığını anlayamayan Kınjee’ye doğru döndü ve saldırdı.

 

  Kınjee korkunç bir çığlık attı. Sesi adeta havada cisimleşti ve iri bir siyah pantere dönüşüverdi. Panter bir kükremeyle boğanın üstüne saldırdı. Ama boğa ondan daha iri ve güçlüydü. Bir boynuz darbesiyle panteri yana savurtuverdi. İri,  kanlı gözlerini Kınjee’ye dikti, başını öne eğdi ve ölüm saldırısı için kaslarını gerip bir lokomotif gibi ona doğru atıldı. Ama hamlesini tamamlayamadı. Beyaz bir yıldırım gibi tepesine çöken dev Sibirya kaplanını beklemiyordu .

 

     Boğa iri ve güçlüydü, ama pençelerini bedenine, dişlerinide ensesine geçiren kaplanda öyle. Bu ağırlığı nerdeyse yarım tonu bulan dev beyaz kaplan kutup ayılarını parçalayıp yiyen bir canavardı. Boğa onun gücüne dayanamazdı. Acı dolu bir böğürtüyle dizlerinin üstüne çöktü, kaplan ani bir silkinişle ensesini parçaladı.Can çekişen boğanın tepesinden indi ve onun ölümünü seyretti.Hayvan ölünce hafifçe kükredi ve Kınjee’nin yanına gitti. Kanayan sağ bacağını yaladı ve geçip önüne oturdu.

 

 

   Herkes şok olmuştu.Ana tam bir söyleyecektiki, erkeklerin oturduğu bölümden canhıraş bir feryat duyuldu.Adamlardan biri oturduğu yerden kalktı, ellerliye parçalanan boğazını tutuyordu. İki adım attı, hafifçe sallandı ve yere cansız yığılıverdi.

 

 

    İyi iş dedi Ejder. Önemli değil dedi Gölge. Kagırkhan’ında arada avlanmaya ihtiyacı var. Hazırlan esas şamata şimdi kopacak.

 

“-Bu ne küstahlık!” diye bağırdı oturduğu yerden kalkarak Cafer. “Sen..” eliyle Ejder’i gösterek. “Sen kimsin ki törene müdahale ediyorsun?Seni kafirin dölü, saygısız köpek!”

“-CAFER!”

 

   Ana’nın sesi Cafer’i susturmaya yetmişti.Öfkeli bir Tanrıça gibi ayağa kalktı.Öfke dolu gözlerle , sakin bir şekilde şarabını yudumlayan Ejder’e döndü:

“-Söz vermiştin. Ejder beyleri sözlerini böyle mi tutar?”

 

  Ejder sakin bir şekilde şarabını bitirdi, elinin tersiyle ağzını sildi, yavaşça doğruldu.Gözlerini direk Ana’nın gözlerinin içine dikerek:

“-Ben kızımı sizlerin şerefsizliğinizden korudum.”Sesi açık bir mezar kadar soğuktu. “ Ya sizler? Daha henüz kızkardeşlik hakkını kazanmamış birinin üstüne bir ustayla mı saldırırsınız? Üstelik ne tesadüf tamda sınavı geçmişken? Bu mu ritueliniz?” Hafifçe güldü “Hiç sanmıyorum. Sana söz verdim ve sözümü tuttum. Törene müdahale etmedim. Söylermisin bir kızkardeşin törenine bir erkek Saıdınn nasıl müdahale edebilir? Tören sırasında ancak ve ancak bir Sayadınna ona saldırabilir. Eğer saldırgan bir kadın olsa karışmazdım.Öleceğini bilsem bile.Çünkü riskleri bilerek buraya çıktı. Beşbin senelik kuralınızı keyfi olarak sırf bu kıskanç öküz” eliyle Cafer’i işaret etti “egosunu tatmin etsin diye mi bozacaksın? Bunun cezası ölümdür ANA. Kafandan olabilirsin.Soyun kurutulabilir.Unutma bu sizin kuralınız benim değil..”

 

  Cafer tam ağzını açacakken Ana onu susturdu. Ejder haklıydı ve o bunu biliyordu. Ejder tahmininden de kurnaz ve zeki çıkmıştı. Çünkü kınjeden bütün kuralları öğrenmişti. Tanrım Cafer nasıl bu kadar budalaca davranmıştı böyle?

 

“-Sana hakaret etmek istemem Ana. Sana ve halkına saygım sonsuz. Ama dediğim gibi Kınjee benim korumamda. Hile yapıldı ve hileyi yapanlar bunun bedelini ödemeli.”

 

“-Bu sersem kafirin  hala konuşmasına izin mi veriyorsunuz?” diye öfkeyle bağırdı Cafer. “Onu gebertelim. Kalb...”

“-SUS!” diye bağırdı Ana. “Bunu bana bir daha söyletme  Cafer. Sus ve otur. Seninde zamanın gelecek.”Ejder’e döndü. “Sözlerin oldukça ağır Ejder. Tehdit içeriyor gibiler.”

 

“- Sadece görüneni dile getiriyorum Ana. Bu tören artık kirlendi benim gözümde. Ama karar onun tabii. Sadece şunu bilin. Kızımı, bacımı, onun yeteneğini çekemeyen bir avuç salağın merhametine bırakamam.”

 

“-Bacın bizden biri Ejder.Senin halkından değil.”

“-Gerçekten mi?” diye sordu alaycı bir ses tonu ile. “Ondan mı ona eski dilde Atlı’nın Tohumu denen Kınjee ismini taktınız?”Derin bir nefes aldı “Ana o gelecek. O bizleri, rituellerimizi bir sonraki nesle taşıyacak biri. O bu toprağın insanı. Senin ve benim gibi. Sınavlarınızı geçti. Ona bir şans verin.”

 

“-Bunu kabul etmiyorum” diye uludu Cafer. “O yozlaşmış tohum gebermeli!”

 

  Ana tam  Cafer’e dönüp bir şey diyecektiki Kınjee‘nin  çığlığı tüm mağarayı çınlattı:

“-Seni soyu kuruyası lanetli gavat!” Kaplanın omzuna tutunarak güçlükle doğruldu. “ Kardeşin olacak hayvan bana tecavüze kalkıştı ve bende kendimi korurken onu geberttim diye mi tüm tafran? Yoksa sana vermedim diye mi?Allah’ın belası köpek.Seni kendi ellerimle geberteceğim!”

 

   Cafer tam fırlayıp ona atılacakken kaplanın kükremesiyle geri çekildi. Yüzü bembeyaz olmuştu. “Seni ben öldüreceğim piç!Ama bu gün, ama yarın.”Ejder’e döndü. “Ve sen ! Seni kafirin..”Sözünü tamamlayamadı.Suratında patlayan şarap kadehi sözünü boğazına geri tıkıverdi.Kırılan burnunu iki eliyle tutan Cafer ulurcasına bağırdı acıdan.

 

 “-Biliyormusun Cafer Sıddıh, çok konuşuyorsun. Sesin artık kulaklarımı rahatsız etmeye başladı.”Eliyle çenesini sıvazladı.“Aslında o pis, iğrenç suretin beni rahatsız ediyor demek daha doğru. Benimle aynı havayı soluyor olman düşüncesi bile midemi bulandırıyor. Yaşıyor olman benim için tahammülü zor bir durum. Bunu halletmem lazım.” Ana’ya döndü. “Desturun var mı Ana?”Onun tereddütte kaldığını görünce “merak etme. Bu onunla, benim aramda olacak. Kan güdülmeyecek.”

“-Sanırım kabul etmekten başka şansım yok değil mi?”

“-Açıkçası yok Ana.”Ana kabul dercesine başını salladı.

 

   İşine geliyor dedi Gölge. Cafer ona verilen işi yüzüne, gözüne bulaştırdı. Eğer seni yenebilirse ki bu çook düşük bir ihtimal şerefini kurtarmış olacak. Yenilirse ölümü senin elinden olduğundan Ana bundan sorumlu olmayacak. Eee sen hazırmısın peki? Ben hazırım dedi Ejder. Güzeel dedi Gölge.O zaman meydan okumanı yap.Niye ben meydan okuyorum ki?Kurallar çırağım, kurallar.

 

 

   Cafer yardımcılarının koluna girmesiyle yavasça doğruldu. İri ve güçlü bir adamdı, ama çok tuhaf fiziksel acıya dayanıklı değildi. Acıdan değil çırağım, onu şaşırtan senin tepkin. Böyle bir hamle beklemiyordu senden. Nasıl bir eğitmen bu böyle,  diye sordu Gölge’ye. Sen bizim standartlarımıza alışıksın. Cafer Sıddıh bizlerin standartlarına göre değil eğitmen çırak bile olamaz dedi tiksinitiyle. Ve onun gibi sersemler, bu eski ve saygın rituel için insan yetiştiriyor. Ne yazık. Umarım bacın bunu değiştirebilir.

 

 

  “-Eee Cafer” dedi alaycı bir sesle Ejder. “Burnun nasıl?”Cafer’in cevabı okkalı bir küfür oldu. “Çok ayıp.Hanımlar arasındayız adamım.Annen sana hiç terbiye vermemiş.Hoş senin bir annen olduğundan eminimin ama kaç tane baban olduğundan emin değilim ya.”

 

 

   Cafer deliye dönmüştü ve tek kelime bile etmeden üstündeki kaftanı çıkarttı, eline tutuşturulan kocaman teberi aldı ve arenaya çıktı. Teberi iki eliyle kavradı, gözlerini kapattı ve alçak sesle bir şeyler mırıldanmaya başladı. Naapıyor diye Gölgeye sordu. Hmmm dedi Gölge. Sanırım vaay bir ŞAHMERAN çağırıyor. Galiba benim oraya gelmem gerekiyor çırağım. Elindeki palalar güçlü, ama bir Şahmeran’ı öldürecek kadar güçlü değil. Buraya geleceksin demek dedi Ejder Gölge’ye. Hangi formda? Umarım ejder formunda değil.Yok merak etme çırağım.Aslında ejder formunda gelmek zevkli olurdu.Alayı donuna ederdi korkudan, ama mağarayı da kafalarına yıkardık o zaman. Ve bu çok nahoş bir şey olurdu.Bizim derdimiz burada bacına saygın bir konum sağlamak.Hakettiği yere gelmesini kolaylaştırmak.Masum kişilerin kanını dökmek değil.Tanrım dedi Ejder yoksa..Evett dedi Gölge.Bu gariban ejderanında biraz eğlenmeye hakkı olsun değil mi?

 

  Ejder Ana’ya döndü:

“-Ana kendi silahlarımı kullanmamın bir sakıncası var mı?”

“-Hayır Ejder beyi, ateşli silahlar hariç istediğin silahı kullanabilirsin.”

Ejder başıyla onu selamladı, yavaşça sırtındaki siyah paltoyu çkartıp katladı oturduğu taburenin üstüne koydu.Elini belinin arkasına attı, kılıfıyla beraber kemerine takılı olan  dokuz milimetrelik Glock’u paltonun üstüne koydu.Taburenin yanında duran sırt çantasını aldı.Çantayı açtı ve içinden bir çift eğri pala çıkarttı.Palalar elinde ağır adımlarla arenaya geçti, Cafer’in tam karşısına geçti.

  Cafer yüzünde pis bir sırıtmayla onu süzüyordu. Ellerini birden iki yana açtı ve bağırdı:

“Yak’ınnaaa, Samadıyuannr, Dah-lii, El-Cavip, El-ŞHAHMARANNN”

 

    Tuhaf bir sürünme sesi duyuldu ilk başta. Belli belirsiz bir şekil Cafer’in arkasındaki karanlıklarda şekil buluyordu sanki. Sonra ŞahMeran karanlıkardan ayrılarak Cafer’in önüne geçti.

 

   İlginç bir yaratıktı. Belden yukarsı uzun boylu, esmer geniş omuzlu bir erkeğin bedenine, belden aşağısıda kocaman bir yılanın sürünen bir gövdesine sahipti. Plaka zırhla kaplıydı gövdesi. Bir elinde kocaman bir kalkan diğerinde ise, kocaman bir topuz vardı. Güzel yüzü, her türlü anlamdan yoksun olan bu yaratık, Ejder’i donuk bakışlarla süzdü. Tam ona doğru ilerleyecekken durdu. Bir şey onu durdurmuştu.

 

   Ejder önce Şahmeran’ı saklamaya gerek bile görmediği bir ilgi ve korku karışımı bakışlarla süzdü.İnsan hergün bir efsaneyle karşılaşmıyordu nede olsa.Sonra hafifçe önce Ana’yı sonra da Şahmeran’ı selamladı ve palalarını kaldırdı.Tam göğüs hizasında palalarını X şeklinde birleştirdi.Önce bir şey olmadı.Sonra yavaş yavaş palaların kızarmaya başladığını fark etti herkes.Kızarma yerini kan kırmızısı bir ışığa bıraktı.Işık yavaşça palaların çelik kısmından önce balçağa, oradan da Ejder’in bileklerine aktı, sonra tüm bedenini kapladı.Işık o kadar güçlenmiştiki Şahmeran’da dahil herkes elleriyle gözlerini kapatmak zorunda kaldı.Sonra ışık geldiği gibi bitti. Şimdi Ejder’in tam önünde insana benzer bir yaratık duruyordu.

 

    Kesinlikle insana benziyordu, bir kedi ne kadar kaplana benzerse, o da o kadar insana benziyordu. İki metreyi  geçiyordu boyu. Mağaradaki sönmeyen ateşin ışığında yeşil-bronz teni sanki cilalıymış gibi parlıyordu. Sırtında parlak siyah bir metalden yapılma, eni bir karıştan daha geniş,  kocaman bir kılıç taşıyordu. Geniş omuzları ve iri kasları üstüne giydiği gümüş rengi örgü zırhı patlatacak gibiydi. Yaratık, kel kafalıydı, bıyığı yoktu, dudaklarının kenarlarından aşağı inen sakalları çenesinde birleşiyordu. Sivri kulakları ve granitten oyulmuşa benzeyen sert yüz hatları vardı. Ama onu esas ürkütücü kılan kısmı gözleriydi. Garip bir açlık duygusuyla parlayan bir çift civa rengi küre.

 

 

     Ejderanın yaydığı güç aurası o kadar yoğunduki , Şahmeran bile saldırmadan önce bir an için duraksadı ve rakibini tıslıyarak dikkatlice süzdü.

 

    Ejderan Şahmeran’ın varlığının farkında değildi sanki, çevresini süzdü, Ejder’e döndü:

“-İlginç bir yer” dedi ona. “Bana Kuntranda Kıtası’ndaki Punth Mağaraları’nı hatırlatıyor.”

 

     Onun konuşuyor olması mağarda bir an için hayret seslerinin yükselmesine sebeb oldu.Tanrım dedi Gölge Ejder’e, bu insanlar hiç mi zeka sahibi başka bir varlık görmemişler?Senin gibisini görmediklerine emin olabilirsin dedi Ejder ekşi bir sesle gölgesine. Hafifçe kıkırdadı Gölge. Sonra Kınjee’ye döndü:

“-Merhaba ufaklık” dedi ona. Ağır adımlarla onun yanına gitti, ama bir gözü hep onu tedirgin bir şekilde izleyen Şahmerandaydı. Eğilip anlından öptü, sevecen bir ifadeyle başını okşadı. “Aslında sana artık ufaklık dememem lazım. Dövüşünü seyrettim. Mükemmeldi. Beni-bizi onurlandırdın. Gölgen iyi, dinleniyor şu an.Sana onu merak etmemeni söylememi rica etti.”

“-Teşekkür ederim ..”tam adını söyleyecekken sustu.

“-Önemli değil kızım.Adımın bilinmesi beni zayıf düşürmez.Şimdi dinlen ve gösterinin tadını çıkart.”

“-Onu öldür baba…”

“-Ben Şahmeranı, Ejder o tipsizi öldürecek, merak etme” dedi Ejderan. Sonra onları şaşkın bakışlarla izleyen kalabalığa döndü:

“-E biri gongu çalsında başlayalım. Yapacak dünya kadar işim var benim. Ben meşgul biriyim de.”

                                             DARTHVADER

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/11/2009 - EJDERHA GÜNCELERİ

Siyahlara bürünmüş, yirmi ile otuz yaş arasında altı genç kadın tek sıra halinde geniş meydana girdiler. Başlarında siyah yaşmak, bellerinde kızıl bir kuşağa sokulu kıvrık cenbiyeler vardı. Tek kelime bile etmeden eğilerek Ana’yı selamladılar. Sonra yarım daire şeklinde dizilerek bağdaş kurup oturdular.

 

 

 

     Yaklaşık bir on dakika kadar sonra bir başka genç kız içeri girdi. Aynı onlar gibi giyinmişti. Ama başında yaşmak yoktu. Onlardan farklı olarak beline siyah bir kuşak takmıştı, cenbiyeside yoktu.

 

     Vahşi bir havası vardı. Sanki kafesinden dışarı çıkmış dişi bir panter gibiydi. Gür siyah saçları neredeyse beline kadar iniyordu. Gözlerine siyah sürmeler çekmişti. İri, boncuk karası gözleri nefret doluydu. Yüzüne yapılan dak denen kına geçici dövme, garip bir şekilde ejderhayı andırıyordu.

 

   Tahta doğru yaklaştı. Gözü bir an için Ana’nın yanında oturan Ejder’e ilişti. Belli belirsiz bir sevinç parıltısı gelip geçti o nefret dolu gözlerden. Yavaşça Ana’yı selamladı. Sonra da Ejder’i. Döndü, erkekler bölümüne baktı. Selam bile vermeden arkasını dönüp ona ayrılan yere doğru yürüdü, diz çöktü ve zamanının gelmesini bekledi.

 

     Çok dolmuş dedi Gölge. Patlamaya hazır bir bomba gibi. Sence başaracak mı diye sordu Gölge’ye. Buna sen cevap vereceksin. Onu sen eğittin. Bir kerede açık bir cevap versen ne olur sanki diye tersledi Gölge’yi. Aldığı tek cevap o sinir bozucu kıkırtı oldu sadece.

 

    Cafer oturduğu bölmeden kalktı, elini kaldırdı Ana’ya baktı, ondan onay işareti alınca elini indirdi.O altı genç kadın hızla ayağa fırladılar, ellerini bellerindeki cenbiyelere atıp çektiler.

 

    Kınjee adı takılmış olan o genç kadın yavaşça doğruldu. Önce tek tek rakiplerini inceledi. Yüzünde en ufak bir ifade bile yoktu. Sadece durdu ve ilk hamleyi onların yapmasını bekledi.

 

  Belki bir saniye yada bir saat..öylece birbirlerini süzdüler.Sonunda içlerinden biri dayanamadı ve bir çığlık atarak saldırdı.

 

   Birden zincirden boşandı sanki Kınjee. Aniden hafifçe sağa kaçtı, saldırganın hamlesini boşa çıkarttı. Hızla elini belinin arkasına atarak siyah bir demir çubuk çıkarttı. Bir bilek hareketiyle, çubuk aniden kendi boyunun iki katına ulaşıverdi. Bir teleskobik cop. Saldırgan daha ikinci hamlesini yapamadan ona saldırdı. Tek bir vuruşta suratını dağıtıverdi. Saldırgan cansız bir şekilde ayaklarının dibine yığılıverdi.

 

    Rakiplerinin elinde beliriveren bu sıra dışı silah diğerlerini bir an için duraklattı. Kınjee suratında pis bir sırıtmayla hafifçe yan döndü, Ejder’in ona öğrettiği şekilde eskrimanın klasik yılan gardı pozisyonuna geçti. Sertçe yere tükürerek:

“-Ahsıı ya ashadd n’uman kınyetta”diye bağırdı.    Bıçaklar çekildi ve geride kalan beş kadın hırsla ona saldırdılar. Hızlı ve güçlüydüler, ellerindeki cenbiyeleride ustalıkla kullanıyorlardı. Ama karşılarındaki  rakip  başkaydı.

 

 

      Vuruyor, kaçıyor, tekmeliyor, tekrar vurup kaçıyordu. Teleskop cop sanki sihirli bir değnekmişcesine hiçbir şekilde hedefini şaşmıyordu. Rakiplerinin bilek ya da dizkapaklarını kırıyor, kafalarını patlatıyordu.  Sonunda son saldırganda Kınjee’nin copunun darbesiyle cansız yere yığıldı. Dövüş topu topu birkaç dakika sürmüştü.

 

 

   Kınjee yüzünde donuk bir nefret ifadesiyle önce ayağının dibinde yatan cesetleri süzdü, sonra Ana’ya  döndü. Hafifçe onu başıyla selamladı ama herkes anlamıştı esas saygı selamı Ejder’e yapılmıştı. Ana yüzünde kibirli bir ifadeyle selamını aldı.

 

 

     Ejder yüzünde belli belirsiz bir gurur gülümsemesinin belirmesine izin verdi. Nede olsa onu eğitmiş olan oydu. Kendinle bu kadar gururlanma dedi Gölge ona, sadece altı muhafızı yendi. Sadece ilk aşamayı geçti. Hiçbir şeyden memnun olmuyorsun sende dedi gölgesine. Eğer memnun olsaydım çırağım sen belki elli kez ölmüştün diye taşı gediğine soktu Gölge. Şimdi tartışmayı bırak ve şovu seyret. Esas gösteri şimdi başlıyor.

 

   Ana yavaşça tahtından kalktı. Kınjee’yi tepeden tırnağa süzdü:

“- Yeteneklerin epey gelişmiş kızım. En iyi altı kızkardeşimizi hakça bir dövüşte yendin.İlk aşamayı geçtin. Herkes bilsin ki bu dövüş kurallarımız çerçevesinde yapıldı.Kimse Kınjee yada ailesine karşı kan gütmeyecek.” Bunu özellikle dövüşü büyük bir öfke ve hayal kırıklığı ile seyreden Cafer’e bakarak söylemişti. “Şimdi” dedi “İkinci aşama başlasın.”

 

                                                                

                                  DARTHVADER


Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/11/2009 - SİNEMAYA YÖN VEREN FİLMLER: BATIDA KAN VAR


Spagetti western’ alt türünün başyapıtı olan yapıt, westernin kalıplarını bozucu hamleleri ve mitik dünyasıyla çok katmanlı ve stilize bir şölene dönüştürüyor.

Harmonica çalmayı iyi bilen bir adam (Charles Bronson), tanımadığı bir kasabaya gelir. Onunla paralel olarak bir de Bayan McBain (Claudia Cardinale) yeni ailesiyle buluşmak için bölgeye göç eder. Ancak kadıncağız, kocasını ve çocuklarını ölü bulur. Harmonicalı adam da onları Cheyenne (Jason Robards) ve kiralık katil çetesinin başındaki Frank’ten (Henry Fonda) kurtarmaya çabalar. Peki bunun sonucunda ne gibi sürprizler çıkacaktır?

Sergio Leone’nin ‘Dollar Üçlemesi’nin filmleri kadar çok anılmasa da ‘keşfedilmemiş bir hazine’ olarak özetlenebilir. Zira bu 165 dakikalık bu epik eser, spagetti western adına bütün ‘uç’ kalıpları, ses ve görüntü numaralarını yerine getiriyor. İşte beş maddede “Batıda Kan Var” gerçeği...

1-Spagetti western nedir?

1960’larda Sergio Leone, Sergio Corbucci, Enzo Castellari, Gianfranco Parolini, Alberto Cardone gibi isimlerin İtalya’da çektiği western alt türü. Aslında klasik westernin geleneksel haline bir tepki olarak doğdu. Özellikle de son derece ‘ırkçı’ ve ‘konvansiyonel’ hikaye yapısı, bu yaratımın ana etkeniydi. Italo-western adıyla da bilinen alt türün ilk filmi olarak ise 1961 yapımı “The Savage Guns” kabul edilir.

Spagetti westernlerin amacı, hem opera estetiği ile western coğrafyasında estetize düello, konuşma ve çatışma sahneleri çekmek, hem de iyi-kötü dengesini iyi ayarlayan anti-kahramanlar yaratmaktır. Klasik westernlerde olduğu gibi iyi-kötü ayrımı net değildir bu filmlerde. Alt türün önemli bir diğer siması da müzikleriyle Ennio Morricone’dir.

Zira spagetti westernin birincil öğesi müziktir. Müziğin kullanılış tarzıyla sonradan video kliplerde de katkısı olduğu söylenebilir. Öyle ki buradaki estetik; kaydırmalı kamera hareketleri, açı-karşı açı tekniği, müzik, yavaş zoom in veya zoom out ile zihnimizde çınlanan ezgilerden gelir.

Alt türün en önemli filmleri ‘Dolar Üçlemesi’ olarak bilinen “Bir Avuç Dolar” (“A Fistful of Dollars”), “Bir Avuç Dolar İçin” (“For A Few Dollars More”) ve “İyi, Kötü ve Çirkin”den (“The Good, The Bad and The Ugly”) oluşan film serisidir. ‘İsimsiz adam’ üçlemesi olarak da bilinir bu. Clint Eastwood ile Lee Van Cleef’i karşı karşıya getirip alt türün ‘kaynak’ ürünü olmuştur.

Sam Peckinpah, Monte Hellman, Jesus Franco gibi sinemada estetiğe önem veren isimlerin de alt tür ürünleri verdikleri bilinir. “Sabata”, “Django”, “Duck, Your Sucker”, “Navajo Joe” gibi önemli örnekleri vardır.

2-Modeli

Leone’nin bu en görkemli filmi de aslında birçok kişiye göre ‘alt tür’ün adını ağzımıza alınca ilk akla gelen örnektir. Bunun da sebebi ‘Dolar üçlemesi’ndeki bütün öğelerinin tamamından, daha özgün ve bütünsel anlamda daha yenilikçi bir yapıt çıkarmasında gizlidir. Öncelikle yönetmen, burada dört anti-kahraman odaklı ilerler.

Birincisi kasabaya gelen ‘outsider’ rolündeki Charles Bronson, ikincisi tipik bir kiralık katil olan ‘bounty hunter’ (kelle avcısı) Henry Fonda, üçüncüsü Jason Robards’ın canlandırdığı tehlikeli bir geçmişe sahip Cheyenne, dördüncüsü ise Claudio Cardinale’nin Jill Mcbain karakteridir. Tabii bunlara Gabriele Ferzetti’nin ‘westernlerin meşhur kötüsü’ olan ‘cattle baron’ tiplemesi de eklenir.

Filmin tamamında, bir anti-kahramanlar galerisi izleriz. ‘Cattle Baron’ı bile safdışı bırakan bir iyi-kötü arasında gidip gelen karakterler bütünü var burada. Charles Bronson’ın ‘spagetti western’lerde kızılderilinin yerine geçen ‘dışarıdan gelen yabancı’ tiplemesini canlandırması, onun teninin fazla esmer, kıyafetinin ise biraz ‘kızılderilivari’ olmasını sağlamış. Henry Fonda’nınsa durumu zaten tamamen ‘kötülük’ üzerine kurulu. Claudio Cardinale’nin eşinin öldüğü kasabaya gelmesi durumu ile Fonda-Bronson’ın ağabey-kardeş ilişkisi ise dramatik yapıdaki ‘duygusal ton’u alevlendiriyor.

Cheyenne karakterinin çatışma sahnelerine katkı yaptığı söylenebilir. Zaten Leone’nin, burada Bronson’ın tiplemesine, aynen dolar üçlemesinde olduğu gibi bir müzik aletinin, ‘harmonica’nın ismini koyması da bizlere ne kadar ‘mitik’ bir evren sunduğunu gösteriyor. Bunun yanında onun ‘harmonica’sının sesinin bütün düello ve çatışma sahnelerinin ezgisi olması da filmin tonunu belli ediyor zaten.

Bunun yanında Cardinale’nin neredeyse bütün karakterlerin yatağına girip ‘femme fatale’vari bir ahlaksızı canlandırması da vahşi batının durumunu gözler önüne seriyor. Leone, yeri geldiğinde uzun kaydırmalarla, yeri geldiğinde açı-karşı açı tekniğiyle, yeri geldiğinde ise tansiyon yükseltici diyaloglarla filmin geleneğini belli ediyor. Tabii bir anda ‘boşluktan çıkan kurşun’un öldürdüğü tiplemeler de var.

Ancak genel iskelet, bu dört ‘kötü karakter’in çevresinde dönüyor. İtalyan operası estetiğinin onların bu ‘alegorik 16.yüzyıl dünyası’nda buluşmalarıyla vuku bulduğuna tanıklık ediyoruz. İngilizcesindeki “Once upon a Time in the West” yani “Bir Zamanlar Batıda” ismi de zaten direk westernlere gönderme yapmak için yerleştirilmiş bir ad. Bunun da imalı bir ‘Vahşi Batı’ geleneği salgıladığı söylenebilir rahatlıkla.

Batının bir portresini karton değil üç boyutlu karakterler üzerinden çıkarıyor. Film boyunca asla hikayeye bakmamız, buna rağmen aile, statü gibi meselelerle ilgili doldurulmamız da bir hayli önemli. Zira bu bir ‘görsel şölen’ ancak formalist değil. Biz de daha çok unutulmaz ezgiler sayesinde takip ediyoruz zaten.

3-Açılışın görkemliliği ve ‘bir düello sekansı’

Bu doğrultuda da filmin iki sahnesine dikkat çekmek lazım. Zaten westernlerde, sonradan aksiyonda da gördüğümüz üzere, açılış ve kapanış sekansları büyük önem arz eder. Adeta dramatik yapının atardamarını oluştururlar. Bu doğrultuda da Leone, görkemli bir 165 dakika sunmanın yanında ilk ve son 15’er dakikayı daha stilize hale getiriyor.

Açılış sekansına baktığımızda tipik bir ‘kasabaya yabancı geliyor!’ durumu söz konusu. Ancak Leone bu cümleyi, onu öldürmek isteyen ‘bounty hunter’ların istasyon müdürünü öldürmeleriyle açıyor. Ardından gelen kişi ile ise bir çatışma sahnesine giriyor bunlar. Tabii bu durumda istasyonun bomboş olması ve yel değirmeninin rüzgar sesinin bir hayli önüne çıkması da önemli bir tercih.

Zira ses, Leone’nin sinemasında sürekli birincil konumdadır. Zaten bu sahnede de silah sesi, doğa sesi ve tren sesi her şeyin önüne geçiyor. Adeta bir opera sahnesindeymiş gibi hissettiğimiz bu anın, çatışma kısmının da ‘arkaya saklanma’, ‘plan yapma’ gibi seyirciyi yakalayacak öğelerle olması, bunların da geniş açılarla canlandırılması göze ve sinema keyfimize hitap ediyor elbette.

Kapanış sekansına geçtiğimizde ise Bronson ile Henry Fonda’nın çatışma sahnesine odaklanıyoruz. Tabii bu, her westernin aksine daha duygusal bir tonla dolduruluyor. Buna karşın duygu sömürüsünün çok uzağında seyrediyor. Zira ilerleyen bölümde bir anda ateş edecek olan ikiliyi açı-karşı tekniğiyle yürürken görüyoruz önce. Ardından araya film boyunca heyecanı yükselten flashback giriyor.

O flashback de Bronson’ın Fonda’yı çölde yürürken bulanık gördüğü bir anı sunuyor. Bunun devamında ise yüz beliriyor ve duygusal flahbacke geçiyoruz. Fonda, hatırlamadığı kızılderili tenli kardeşine bir cinayeti için yardım etmiş. Ancak zorla. Bu böyle olunca da bir şekilde ağzına ‘harmonica’ tıkamasıyla birlikte masum bir adamın ölümüne yol açmış Fonda. O çocuk da Bronson’un küçüklüğüymüş.

Böyle olunca da Bronson, yanı nam-ı diğer ‘harmonica’- bunun intikamının peşinde. Ağzına ‘harmonica’ tıktığı Fonda’yı vurarak da amacına ulaşıyor. Ama tek vuruşta, son derece gururlu ve karizmatik bir şekilde...

Zaten Fonda, filmin en ‘pislik’ tiplemesi. Bronson ise en esmer tenli olmasına karşın en temizleri. Bunun sonucunda da bir zoom out kaydırmasıyla verilen flashback, kalbimize hitap ederek zirveye çıkıyor.

Leone’nin estetik kaygısının en çok ayyuka çıktığı an oluyor böylece. Belki de sinema tarihinin en işlevkar düello sekansı diyebiliriz.

4-Ekibin görkemi

Dario Argento, Bernardo Bertolucci ve Ennio Morricone, aslında bu projenin aslan payının sahipleri olarak anılanabilir. Zira bildiğimiz üzere Pasolini, Truffaut gibi önemli sinemacılar da ustalarının ya da işbirlikçilerinin yanında senaryo yazdıktan sonra sinemaya ‘kendi ayaklarının üstünde’ atılmışlardır.

Argento ve Bertolucci için de aynı durum söz konusu. Zira stilize ve biçimci eserleriyle tanıdığımız bu iki isimden Argento, korkudaki ‘spagetti’ geleneğinin temellerini attı. Bertolucci ise politik içerikli sanat filmlerini formalist çekerek öne çıkan bir isim oldu kariyerinde.

Argento’nun “Suspiria”, “Tenebre” ve “Inferno”; Bertolucci’nin ise “1900”, “The Conformist”, “Paris’te Son Tango” (“Last Tango in Paris), “Son İmparator” (“The Last Emperor”) gibi filmlerle tanındığını belirtelim.

Tabii Argento, kalıplarından kopmayıp kendi ülkesinde filmler çekmeye devam ettiyse de 90’lardan sonra bir düşüş ivmesine girdiği söylenir. Bertolucci ise 80’lerin sonunda ülkesinin dışına çıktı ve geniş alana yayılıp esas bilinen filmlerini o yıllarda çekti. “Küçük Buda” (“Little Buddha”), “Teslimiyet” (“Besieged”), “Çalınmış Güzellik” (“Stealing Beauty”), “Çölde Çay” (“The Sheltering Sky”) ve “Düşler, Tutkular ve Suçlar” (“The Dreamers”), aslında kariyerinin kalitesinin altında seyreden eserlerdi.

Ennio Morricone’nin ise, Leone’nin spagetti westernleriyle müzik meselesini filmin önüne çıkarması sebebiyle Hollywood’un dikkatini çekmesi geç olmadı. “Şey” (“The Thing”), “Dokunulmazlar” (“The Untouchables”), “Görev: Mars” (“Mission to Mars”), “Bulworth”, “Kaybolanlar” (“U-Turn”) gibi kaliteli Amerikan filmlerinin yanı sıra İtalya’da Guiseppe Tornatore filmlerinde çalışmayı devam ettirirken, Fransa’da da görev aldı.

Beş kez Oscar’a aday olan efsanevi sanatçı, 2007’de onur ödülü aldı. 1995’de Venedik Film Festivali’nden de ‘ömür boyu başarı ödülü’ kazanan 80 yaşındaki sanatçının kariyerinde beş BAFTA, iki Altın Küre, yedi de Davide Di Donatello ödülü bulunuyor.

5-Takipçileri

İtalyan korku sinemasının ‘spagetti’ ayağını oluşturan Dario Argento ve Lucio Fulci filmlerinde Mario Bava kadar etkisi vardır.

Tarantino’nun “Kill Bill” ve “Inglorious Basterds” gibi filmleri ile Takashi Miike’nin “Düello”sunda (“Sukiyaki Western Django”) derin etkisi vardır. Zaten Miike’nin filmi ‘spagetti western’ örneğidir.

Nereden bulabiliriz?

Türkiye’de çıkan Türkçe altyazılı ve dublajlı DVD’sine ulaşabilirsiniz. Üstelik iki disklik özel bir versiyon!

Kimlik:

Batıda Kan Var (C'era una volta il West / Once upon a time in the West)
Yapım yılı: 1968
Yönetmen: Sergio Leone
Oyuncular: Charles Bronson, Henry Fonda, Claudio Cardinale, Jason Robards, Gabriele Ferzetti
Senaryo: Sergio Leone, Dario Argento, Bernardo Bertolucci
Önemli Ödülleri: David Di Donatello Ödülleri’1969: En İyi Prodüksiyon

keremakca@haberturk.com

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Ben DarthVader.YenidenDoğan.. Işıkta ölüp karanlıkta yeniden doğdum.Hem efendiyim, hemde köle..hem sıradanım hemde sıradışı. Yolda yürüken yanınızdan geçene iyi bakın, belki benimdir, yada çok yakın bir arkadaşınız..belki sevgiliniz yada oğlunuzumdur kimbilir..sadece unutmayın gölgeler benim daimi mekanımdır. Aydınlıkta karanlıkta birdir benim için, gecenin karanlığında olduğu kadar gündüzün en parlak ışıkları altındada rahatça ilerleyebilirim. O ayırımı yapanlarada sadece gülerim..ne kadar aptal o

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

uygarradikal
Blogcu Yardım
mesale
haspinar
carmencafe
Aslı Aykaya
isis osiris
violet271
evoironi
araf21
gülnaz hasköy
benyagmurum
koyugri
cupcakes
caelo
serpilsahin
butterfly86
sworntothedark
40ayak
yakamoz1649
rojbinrojanu
blackangels3
violet0808
araftabirkapi
masalvehikaye
bidunyahobi
sokakizi
narcissous
drsaglik
batkan
oral62
oycaptainmycaptain